Bu sayfamda Efsaneler, siirler ve bazi tarihi olaylara yer verdim.

 

KIRMIZI GÜL DEMET DEMET

Kirmizi gül demet demet,
Sevda degil bir alamet,
Balam nenni, yavrum nenni
Gitti gelmez ol muhannet
Sol revanda balam kaldi,
Yavrum kaldi, balam nenni...

Nenni ya! Nenni ki nenni!. Yavrum nenni! Bir demet kirmizi gülle
gelen nenni!. Nasil oluyor derseniz, türkünün dilini açmak gerek...
Varip sormak gerek türküye : ''Ey türkü nedir bu demet demet kirmizi gül ve de nenni!. Yavrum nenni... Balam, nenni''. Bu demet demet gül hem de kirmizisindan, sevgiliye duygu mu tasiyor? Neden kirmizi gül de kir papatyalari degil? Söyle sarili beyazli, düz sarili, öküz gözü gibi, kirdan toplanmis papatyalar degil de, demet demet kirmizi gül? Onlarin sevgi dili yok mu?. Onlar duygu simgesi gül kat... Ama bir tek!. Benim tek gülümsün, gönlümdeki yerin kir çiçekleri kadar engin, kir çiçekleri kadar zengin ve dogal, demis olmazmisin? Ama senden iyisini bilecek degiliz ya!. Kirmizi gülü
seçmissin sen. Hem de demet demet...

Ha bir de 'balam' meselesi var! Yavrum diyorsun... 'Nenni' diyorsun 'Gitti gelmez' diyorsun. Yoksa bir ananin balasina, yavrusuna çagrisi mi bu? Sol Revan'da kalan balasi üstüne mi söylenmis?. REVAN, bugünkü adiyla ERIVAN, yani günümüzde Ermenistan'in baskenti... Türkümüze konu olan olayin geçtigi zaman ise, büyük olasilikla 17. yüzyil sonrasi... Neden derseniz, REVAN Osmanlinin önemli bir ticaret merkezi o zamanlar. Ama bir ara elden çikmis, Safeviler isgal etmis. Yil 1635. Dördüncü Murat ikiyüzellibin kisilik bir orduyla REVAN seferini düzenlemis. Sekiz ay, yirmi dokuz günlük kusatma sonunda, REVAN yeniden Osmanli topraklarina katilmis. Eskisi gibi kervanlar gider gelir olmus. Mal götürüp, mal getirmisler... Memet de gidip gelen kervancilardan birisi... Anasinin da tek 'balasi'... Tek oglu!. Erzurum yöresinde üç bes dönümlük tarlalarini ekip dikiyorlar... Yetistirdikleri ürünü de kervana katip, REVAN'da satiyor Memet... Memet de Memet hani... Karayagiz bir delikanli... Tasi tutsa, suyunu çikaracak kadar güçlü. Bir de aliskanligi var Memet'in. Her aksam tarla dönüsü, bahçelerden derledigi demet demet gülleri getiriyor anasina.. Anayla ogul arasinda bir simge gibi kirmizi gül demeti... Sevgi saygi simgesi. Gülleri evinin duvarina asip kurutuyor ana... Onlara baktikça oglunu görür gibi oluyor... Hele Memet kervandaysa. Gözü gönlü kirmizi gülün kurumus, gazellesmis demetinde ananin. Rüyalari hep Memet üstüne... REVAN yollarini düslüyor hep. Kimi zaman kara saplanmis görüyor kervani. Kanter içinde uyaniyor. hayra yormaya çalisiyor. Kimi geceler de toza dumana katilmis kervanin, atinin eseginin devesinin bir toz bulutu içinde kaybolusunu düslüyor. Bir hortum, yutuyor kervani. Koca kervan döne döne göge çekiliyor. Geride ne bir at, ne de bir deve, ne de insan kaliyor. Memet'i ariyor gözleri. Kara yagiz, kaytan biyik Memet, ellerini uzatiyor anasina. 'Tut ellerimi' diyor. Ama ne gezer. Anasinin elleri boslukta kaliyor. Sözün kisasi günü gelip de kervan REVAN'dan dönene kadar bu böyle sürüp gidiyor. Kervanin dönüsünü dört gözle bekliyor.

Bazen kisin yola saldigi oglu yazin dönüyor .Bazen de tersi oluyor . Kervanin dönüsü, bayram gibi! Kimi kocasini, kimi yavuklusunu karsiliyor. Kimi analar da oglunu. Sarilip, aglayanlar, sevinç gözyasi dökenler. Yemen seferinden döner gibi. Gerçi savas dönüsü degil ama; hastaligi sagligi var... Kari var, ayazi var!. Bir de salgin hastalik söylentisi yayilmis. Veba hastaligi kirip geçiriyor ortaligi. Ilkin bir ates sariyor bünyeyi. Kusma, iltihap, bas dönmesi. En sonunda da sayiklama. Artik kurtulusu yok. Sayiklaya sayiklaya götürüyor insani. En erken üç gün. En geç yedi gün içinde basliyor sayiklama... Kurdugu tüm dünya yok oluyor bir anda insanin. Sevgiliye özlem, alinan armaganlar. Söylenecek güzel sözler. ''Sensiz olamam. Sen benim her seyimsin. Güne seninle basliyorum. Seninle bitiyor gecem. Zaman yitirmemek gerek demistin. Oysa günler su gibi geçti. Ne bir ses; ne bir nefes. Düslerdeki yerin hariç. Oysa seninle her seye yeniden baslayacaktik. Öyle demistik. ''Yasam o kadar kisa ki; hiç zaman yitirmek istemiyorum seninle olmak için''. Bunlari sen söylemistin. Sicakligin avuçlarimdaydi. Kuytu bir sokak arasi miydi?. Yoksa asiklar yoluna giriste miydi? Bir tek gözlerin kalmis bellegimde. Bir de kuslarin bitmeyen sakimalari. Ne de güzel batmisti günes. Alaca isigin, alaca karanliga dönüstügü an. Aksam günesinin, yavas yavas yok olusu muydu güzel olan?. Yoksa alaca isigin, alaca mutluluga dönüstügü an miydi en güzeli. Bahar mi kokuyordu saçlarin. Yoksa gerçekten bahar günleri miydi? Iste böyle sevgili. Ben simdi senden uzak. Seni sayikliyorum. Ellerini tutabilsem yeniden. Yüzüme dokunsa saç tellerin. Ama ne gezer!. Kuytulardan kaybolmayi severim demistin. Aniden yok oluyorsun düslerimden. Ellerim bosta kaliyor. Hem anamin hiçkirigi niye. Uzattigim ellerimi tutsa ya! Atesler içindeyim. Bildigim türküleri mirildaniyorum; yoklugunuzda.


Gurbet elde bas yastiga gelende,
Gayet yaman olur isi garibin,
Gelen olmaz giden olmaz yanina,
Bir çalidir mezar tasi garibin.

Bir çalinin dibine gömüyorlar Memet'i. Söylenecek sözleri, sevgiliye, anasina özlemiyle birlikte örtüyorlar üstünü. Kara toprak aliyor bagrina. Gençmis... Sevenleri varmis... Anasi yavuklusu yol gözlüyormus. Ecel bu! Kimini sele, kimini yele verir. Memet'i de Revan'da vebayla yakaliyor. Sayiklaya sayiklaya gidiyor Memet. Kucak dolusu kirmizi güller elinde kaliyor. Sevgiliye özlemi de dilinde!. Artik bir çalidir mezar tasi Memet'in!. Bir tek Memet degil vebaya teslim olan. Kervanin çogu kiriliyor. Sahipsiz mezar oluyor Revan ' da. Kalanlar perisan. Utangaç. Yasiyor olmaktan utaniyorlar sanki... Sanki ölenlerin sorumlusu ölmeyenlermis gibi... Agir agir Erzurum'a giriyor kervan. Analar, bacilar, sevgililer, ogullar, esler... Merakli gözlerle karsiliyor kervani. Aradigini bulan sarmas dolas. Gözyaslari hiçkiriklara karisiyor. Aradigini bulamayanlar, ilk rastladigina soruyor. ''Oglum Memet'im nerede. Birlikte çiktiniz kervana. Nerede kaldi''. Sen sen ol da gel yanitla. "Ilkin kusma basladi. Sonra da bir ates. En son sayiklama basladi. Tüm sevdiklerini bir bir siraladi. Titreye titreye sayikladi. Yedi gün dayandi Memet. Sonra... Sonra bir çalinin dibine gömdük onu''. Gel de söyle bunu. Söyleyebil!. Hem de anasina... O ana deli olup daglara düsmez mi?. Avuçlarini göge açip ol tabipten medet dilemez mi?. Kirmizi gülden merhemlik istemez mi?. Karayagizin güzeli oglunu, canindan parçayi alip götüren ölüme, ilenmez mi? Ölümün hepsi kötü. Ana, baba, anneanne, dede. Hepsi kötü. Dün var olan... Soluyan, nefes alan; nefes veren. Bir anda yok artik. Yerinde yeller esiyor. Sekli semali, son sözleri, yavas yavas yok oluyor. Belleklerden siliniyor. Yasli ölümü neyse ne! ''Öldü de kurtuldu" diyor insan. Ya gencecik ölümler. Muradi gözünde gidenler. Anadir, aliyor veriyor. veriyor aliyor. Oluru yok. Diline kirmizi gülleri doluyor. Ol tabipten medet diliyor. Olmuyor. Ver elini dag yollari. Dilinde türküsü. Gönlünde oglunun hayali. Deli olup daglara düsüyor. O'nu son görenler elinde bir demet kirmizi gül, dilinde ''Kirmizi gül demet demet. Sevda degil bir alamet Sol Revan'da balam kaldi. Yavrum kaldi''... diye diye haykirdigini söylediler.

Kirmizi gül demet demet
Sevda degil, bir alamet
Balam nenni, yavrum nenni,
Gitti gelmez ol muhannet,
Sol Revan'da balam kaldi,
Yavrum kaldi,
Balam nenni,

Kirmizi gül her dem olmaz,
Yaralara merhem olmaz
Balam nenni,
Yavrum nenni,

Ol tabipten derman gelmez
Sol Revan ' da balam kaldi,
Yavrum kaldi,
Balam nenni.

Kirmizi gülün hazani,
Agaçlar döker gazali,
Karayagizin güzeli
Sol Revan ' da balam kaldi,
Yavrum kaldi,

 

SiVASIN NERESiNDENSiN

Dur gardas  Bir selam ver geç,dostuna
Yabanci degilsin, bizim eldensin
Endamin gururun bize benziyor
Yigidin harman oldugu yerdensin

SIVASLISIN gardas tanidim seni
Neredensin söyle gardas ilçeni?
Bilirim ben Sivasimdan göçeni
Gardas, sen Sivas’in neresindensin?

Demirim, çeligim sana emanet
Yigitlik var serde , etmezsin minnet
Çaliskan, hatirnaz, hem dost hem de mert
Gardas, Divrigi’nin neresindensin?

Gökpinar’in berrak suyundan misin?
Selçuklarin asil soyundan misin?
Yoksa üç beldenin birinden misin?
Gardas, sen Gürün’ün neresindensin?

Namin duyurmussun dünya alemde
Balikli çermigin tibbin dilinde
Garabas gür sesli, yayla yolunda
Gardas, sen Kangal’in neresindensin?

Kösedagi kanat gerer üstüne
Yigit gardas, mert davranin dostuna
Sahip çikan hemsehrine, nesline
Gardas, Susehri’nin neresindensin?

Kösedag yaylasinin zirvesinden mi?
Pötürge gölünün çevresinden mi?
Kizilirmagimin çehresinden mi?
Gardas,  sen Zara’nin neresindensin?

Asil soylu, güzel huylu hemsehrim
Büyük gölden su içmise benziyon
Sivasima gönül verin yürekten
Gardas, sen Hafigin neresindensin?

Kelkit vadisinin güzel yerinden
Sessiz durup yükselirsin derinden
Kösedagin yigit bekçilerinden
Gardas, Koyulhisar’in neresindensin?

Gönül gözü ile dünyayi gören
Insanliga örnek olan, yön veren
Asik Veysel’imin dogdugu yerden
Gardas, Sarkisla’nin neresindensin?

Pir Sultan Abdal’in bagnazindan mi?
Acilarla dolu ayvazindan mi?
Kabayelinden mi, poyrazindan mi?
Gardas, Yildizeli’nin neresindensin?

Gür sesiyle yükseklerden haykiran
Sarilirsin Sivasina dogrudan
Issizlikten göçtün sen de yurdundan
Gardas, Imranli’nin neresindensin?

Hosgeldin hemsehrim, dost kervanina
Susehri, Zarayi aldin yanina
Gögsüm kabariyor güzel adina
Gardas, Akincilar’in neresindensin?

Yeni girdin, ilçe olup araya
El birlikte , seni de kattik halay’a
Sen de çikan Kösedag’a, Yaylaya
Gardas, Gölova’ nin neresindensin?

Içtiniz mi gardas, tecer suyundan?
Karabas koyunun Kangal soyundan
Merkezime yakin çevre köyümden
Gardas, sen Ulasin neresindensin?

Ata sporumu yasatan sensin
Kisbet giyip perdah atanim sensin
Can hemsehrimizsin, sen de bizdensin
Gardas, Dogansar’in neresindensin?

Uzunyayla siper olmus bagrina
Siirler yazilmis senin ugruna
Hosgelmissin sen de dost kervanina
Gardas, Altinyayla’nin neresindensin?

Baba vatanimsin, benim ilçemsin
Gönlümde taht kuran gülsün, çiçeksin
Seni sevenleri candan seversin?
Gardas, Gemeregin neresindensin?

Yigitler diyari aslan ilinden
Dostlarin soyundan, asik dilinden
Badelerle dolu pirler elinden
Gardas, sen Sivas’in neresindensin?

Sivas'ta Yoksul Çocuklar

Sivas'ta Ulu Camii avlusunda çocuklar
Yalvaran gözlerle etrafa baka baka
Açiyorlar küçük esmer avuçlarini:
-Emmilerim sadaka! Emmilerim sadaka!

Hükümet konaginin yaninda biri
Bir kemik kalmis bir deri...
'Boya cila yimbes,boya cila yimbes' diye agliyor
Ve daha firça bile tutamiyor elleri.

Garipler Pazari'nda körpe çocuklar
Yorgunluktan güzelim yüzleri al al...
Öldüren bir çiglik dudaklarinda:
-Bos hamal!bos hamal!bos hamal!

Nane satan su satan yetim çocuklar
Sarki söyleyemediler günese aya...
Biliyorum ne masal dinlemeye doydular
Ne oyun oynamaya...

Bezirci'de,Yüceyurt'ta Altintabak'ta...
Çocuklar var incecik yüzleri nurdan
Ama toz toprak içinde elleri ayaklari
Oyuncaklari çamurdan...

Ve günahkar çocuklar,suçlu çocuklar
Mahkeme salonunda bakarim dizi dizi
Bu suç bizim suçumuz,bu günah bizim
Affedin bizi.

Gökteki yildizlar kadar sayisiz
Ah yurdumun kimsesiz ve yoksul çocuklari
Anladim farkiniz yok koparilmis basaktan!
Alin bu gözleri benden,alin bu yüregi artik
Utaniyorum yasamaktan.     Y
avuz Bülent Bakiler

 

 Sivas Ellerinde

 Kul Olayim Kalem Tutan Ellere

Vaktiyle, Hafik ilçesinin Sofular köyünde Hizir adinda bir genç varmis.O zamanlar bu köyün halki Alevi imis.Zamanla yoldan çikmislar.Onlarin bu durumunu begenmeyen Hizir, köyden ayrilmaya karar vermis, çikmis yola.Ha surasi, ha burasi derken Banaz'a kadar gelmis.Pir Sultan'in yanina azap durmus.Sonra da müridi olmus.Aradan seneler geçmis, bir gün Hizir:
"Pirim, demis; Sen herkese himmet ediyorsun, herbiri çesitli makamlara geçiyor, ne olur, bana da himmet et, büyük adam olayim, ben de bir makama geçeyim."
Pir Sultan söyle bir düsündükten sonra gülümsemis. "Ulan Hizir ben dua ederim, belki sen de büyük adam olursun; Hatta pasa, vezir de olursun ama, sonunda gelip beni astirirsin."
Yine de duasini eksik etmemis.Hizir Istanbul'a gidip saraya girmis.Aga, Kapicibasi, Pasa, Beylerbeyi derken vezir olup Sivas valiligine atanmis.Pirini unutmamis, haber gönderip huzuruna getirtmis.Hürmet, izzet, ikram derken bir hayli de sohbet etmisler.Yemekte mükellef bir sofra donanmis.Pir Sultan yiyeceklere söyle bir bakip hemen geriye çekilmis.Pasa sasirmis.
"Birsey mi oldu pirim?". Pir Sultan, "Hizir, demis; Bu yemeklerde zina kokuyor.Içinde yetim hakki var, sen bunlari haram para ile yaptirmissin." Hizir Pasa "Yok pirim" dediyse de dinletememis.Ama bir hayli de içerlemis.Pir Sultan biraz daha ileri gidip, "Bunlari ben degil, köpeklerim bile yemez.Istersen çagirayim da gör" demis.Hemen ünlemis, köpekler aninda gelmisler.Bir tepsiye haram yemek, bir tepsiye helal yemek konmus.Önce haram yemekler getirilmis.Köpekler söyle bir koklayip geri geri çekilmisler. Arkasindan helal yemeklerle dolu tepsi gelmis.Köpekler onu da kokladiktan sonra, kuyruklarini sallaya sallaya yemeye baslamislar.Bu hakarete çok kizan Hizir Pasa, hirsini yenemeyip pirini Toprakkale'ye hapsettirmis.
Eh... Ne de olsa piri.Hirsi geçince bir bahane ile affetmek istemis.Zindandan çikartip demis ki:
"Bana içinde Sah'in adi geçmeyen üç deyis söylersen seni affedecegim.Yok, söylemezsen kendin bilirsin" Pir Sultan "Peki öyleyse" deyip tezeneye söyle bir dokunmus ve,
"Açilin Kapilar Sah'a Gidelim",
"Kul Olayim Kalem Tutan Ellere" ve
"Karsida Görünen Ne Güzel Yayla" adli degisleri okumus.
(Tüm degislerde Sah'in adi defalarca geçiyor)
Pirini affetmeye hazirlanirken, onun hemen her firsatta Sah'i anmasi Hizir Pasa'yi çileden çikarmis.Ne söyledigini, ne yaptigini bilemez hale gelmis.Yanindakilere emretmis:
"Asin bunu".

Pir Sultan Abdal


PiR SULTAN

  Pîr Sultan Abdal'in yasami üzerine, yazili kaynaklarda pek bilgi yoktur. Dogum ölüm yillari bile bilinmiyor. Yasami üzerine bilgiler, genellikle, kendi siirlerinden, halk söylentilerinden, kusaktan kusaga anlatilagelen menkibelerden, bir de yakinlarinin ya da baska ozanlarin onu anlatan siirlerinden çikarilir.

Gene de bu yollardan epeyce bilgi edinilmistir, çünkü Pîr Sultan, baglandigi tarikatin din anlayisini, dünya görüsünü yansitmakta ya da derinlestirmek için soyut siirler yazan bir sanatçi degildir, dogrudan dogruya basindan geçenleri, kavgasini, özlemlerini, katlandigi acilari, yasaminin türlü yönlerini yansitan somut siirler yazmistir.

Siirlerden, halk söylentilerinden çikarilan bilgilere göre, Pîr Sultan Sivas'in Yildizeli ilçesinin Çirçir Bucagina bagli Banaz köyünde dogmustur. Yildizdagi eteklerinde, Çirçir'a kirk sekiz kilometre uzaklikta, denizden bin yedi yüz metre yüksekte, çogu tek katli kerpiç evleri, soguktan korunmak için yari yariyariya topraga gömülü bir köy...

Banaz'da bugün de Pîr Sultan'in oldugu söylenen bir ev, önünde sairin yasadigi dönemden kaldigina inanilan bir sögüt agaci, agacin altinda, asâsinin ucuna takip Horasan'dan getirildigine inanilan bir degirmen tasi vardir. Pîr Sultan yaz aylarinin güzel havalarinda bu tasin üstüne oturup karisiyla sohbet edermis. Köylüler bu evi, agaci, tasi kutsal sayarlar.

Kizinin yaktigi agitta uzun boyluluguna, biçimliligine deginilen sairin asil adi, siirlerinde belirttigine göre, Haydar'dir. Bir yerde soyunun Yemen'li oldugunu, bir yerde Peygamber'in öz torunu oldugunu söyler, bir yerde de Imam Zeynel-Âbidin'den "Zeynel dedem" diye söz eder. Uzmanlara göre, Pîr Sultan'in bu sözleri söylemesinin nedeni halk üzerindeki etkisini arttirmak içindir. Muhammed peygamber soyundan geldiklerini, "seyyid"liklerini ileri sürmek tarikat ululari arasinda bir gelenektir. Genel kani, sairin Iran'in dogusundaki Türk yurdu Horasan'dan, önce Iran Azerbeycani'ndaki Hoy kasabasina, oradan da Anadolu'ya göçüp Sivas'a yerlesen bir Türkmen soyundan geldigi yolundadir.

Çocuklugu çobanlikla geçen Pîr Sultan'in okuma yazma bildigi anlasiliyor, ama bilgin bir kisi oldugu söylenemez. Tekke egitimi çerçevesinde kalmistir. Halifeler tarihini, peygamber menkibelerini, evliya menkibelerini, tarikat kurallarini, Yunus Emre'yi, Hatâyî'yi bilir. Bunlar disinda, çaginin bilimleriyle ilgilenmedigi gibi, divan edebiyati ile de ilgilenmemistir. Siirlerinde Yunan mitolojisinin, Iran mitolojisinin izleri pek yoktur. Ayrica, genel olarak bütün tarikatlarin kaynaklandigi Tasavvuf felsefesinin yüksek konularina da girmez.

Söylentiye göre, Pîr Sultan'in üç oglu, bir kizi varmis. ogullarindan Seyyit Ali Banaz köyünün üst yanindaki çam korusunda,Pîr Muhammed Tokat'in Daduk Köyünde, Er Gaib de Dersim'de gömülüymüsler. Adi Sanem olan kizinin Pîr Sultan asildigi zaman söyledigi agit çok ünlüdür. Bazi uzmanlar bu agiti Sanem'in agzindan bir tarikat ozaninin yazmis olabilecegini belirtirler. Pîr Muhammmed ise babasi gibi sairdir. Delikanli iken attan düserek öldügü, Pîr Sultan'in "Allah verdigini almaz dediler / Bana verdigini aldi n'eyleyim" derken bu olaya degindigi söylenir. Siirlerinden uzun yasadigi, çok çocugu bulundugu açikça anlasilan sairin, sagliginda iki ogul acisi görmüs oldugunu ileri sürenler de vardir.

Pîr Sultan Alevî-Bektasî tarikatindandir. Tarikata girme arkadasi, yani musaibi, Ali Baba'dir. Baglandigi tekkenin pîri ise, Ahmet Yesevî'nin Anadolu'ya gönderdigi dervislerden Koyun Babanin tekkesinde, Bektasîligin kurucusu Haci Bektas Veli'nin tekkesinde posta oturmus, yani en üst makamlara getirilmis Seyh Hasan'dir.

Pîr Sultan, baglandigi tarikatça yalniz dinsel önder degil, devlet baskani olarak da görülen Iran Sahlari adina, Anadolu halkini Osmanlilar'a karsi kiskirttigi,ayaklanmaya çagirdigi, belki de bir aayaklanmaya öncülük ettigi için, Sivas Valisi Hizir Pasa'nin emriyle tutuklanmis, yolundan dönmeyecegi anlasilinca da asilmistir.

Söylentiye göre, asildigi yer Sivas'da eskiden Keçibulan adini tasiyan, sonra uzun süre Daragaci diye anilan, simdi ise Kepçeli denilen yerdir. Bugün Sanayi Çarsisi'nin karsisinda Mal Pazari olarak kullanilan bu alanin Gazhane bitisiginde, sira sögütlerin bitiminde bulunan, boyu bes metre, eni bir metreden fazla, bakimsiz toprak yigini onun mezaridir. Üstündeki moloz taslar, asilmasi sirasinda Hizir Pasa'nin emriyle halkin attigi taslardir.

Mezarinin, bir menkibeye göre Erdebil'de, Bektasî gelenegine göre de Merzifon'da oldugu söylenir. Daha baska söylentiler de vardir, ama gerçege en yakin görünen söylenti asildigi yere gömüldügü, yakinlarinin, tarikat erlerinin, hükümet baskisi yüzünden ölüsünü alip köyüne bile götüremedikleridir.

Siirlerinden, halk söylentilerinden çikarilan bu daginik bilgileri degerlendirebilmek için, önce, Pîr Sultan'in ne zaman yasadigini saptamak gerekir.

NE ZAMAN YASADIGI

Uzmanlar "Yürüyüs eyledi Urum üstüne" diye baslayan siirindeki sözlerine bakarak, Pîr Sultan Abdal'in Sah Tahmasb zamaninda yasadigini söylüyorlar. Bu siirinde söyle sözler var:

Aslini sorarsan Sah'in ogludur
Koca Haydar Sah-i cihan torunu
Ali nesli güzel imam geliyor

"Koca Haydar Sah-i cihan" diye anilan, Sah Ismail'in babasi Seyh Haydar'dir. "Sah" diye anilan ise, Akkoyunlu Devleti'ni yikip Safevîogullari Devleti'ni kurarak Sîî mezhebi baskanligi ile devlet baskanligini birlestiren, Sah Ismail'in kendisidir. Seyh Haydar'in torunu, Sah Ismail'in oglu da Sah Tahmasb'dir.

Sah Tahmasb'in saltanat döneminin (1524-1578) büyük bir bölümü, Kanunî Sultan Süleyman'in saltanat dönemine (1520-1566) rastlar. Bu iki hükümdar geçmisteki aci olaylar yüzünden, uzun süre ülkeleri arasinda barisi saglayamamislar, Iranlilar ile Osmanlilar, 1534'den 1554'e kadar, tam yirmi yili anlasmazliklar, çatismalar, savaslarla geçirmislerdir. Kanunî Sultan Süleyman 1534'de yaptigi dogu seferinde, Iranlilar'in elinde bulunan Bagdat'i Osmanli topraklarina katmis, Sah Tahmasb 1548'de Anadolu'ya girerek Kemah'a kadar ilerlemis, 1552'de Ercis, Ahlat kalelerini geri almistir.

Pîr Sultan'in siirlerindeki olaylarin Sah Tahmasb dönemindeki olaylara uymasi, daha sonraki Iran sahlarinin Anadolu üzerine "yürüyüs eylemis" olmalari, bazi uzmanlarin kesin konusmalarina, sairin bu dönemde yasadigindan süphe edilemeyecegini söylemelerine yol açar.

Oysa bu dönemde Sivas'da valilik etmis bir Hizir Pasa yok, ama 1552'de Köstendil, 1554'de Sam, 1560'da Bagdat beylerbeyliklerinde bulunmus bir Hizir Pasa var. Uzmanlar 1567'de ölen bu Hizir Pasa'nin, Bagdat'a giderken, Sivas'a ugrayip oradaki ayaklanmayi bastirmis olabilecegini söylüyor. Bu görüs dogruysa, Pîr Sultan 1560'da asilmis demektir.

Pîr Sultan'in dili on altinci yüzyilin ikinci yarisinin dilidir, diyen bazi uzmanlar ise sairin 1560'da asilmis olabilecegini kabul etmiyorlar. Onlar halk söylentisini degerlendirerek baska bir yoldan gidiyor, Sivas'da valilik etmis Hizir Pasa'yi ariyorlar.

Sofi Aziz Mahmut Hüdâyi Efendi'nin I. Ahmed'e yazdigi bir mektupta, Alevîler ile Seyh Bedreddin'e bagli olanlari iyi taniyan, onlarla ugrasmasinin bilen bir Hizir Pasa'dan söz ediliyor. Belgenin ilgili bulundugu dönemde ise iki Hizir Pasa yasamis. Birinin özellikleri söyle:

Deli Hizir Pasa, Van Beylerbeyi (1582), Kars Beylerbeyi olarak Iran seferine katilma (1587), Erzurum Beylerbeyi (1588), Sivas Valisi (1588), Diyarbakir Valisi (1589), gene Sivas Valisi (1590), Tuna Muhafizi (1602), Budin Muhafizi (1605), ölümü (1607).

Deli diye anilmasi gözü pek, acimasiz bir kimse oldugunu gösteriyor. Ayrica Iran seferine katilmis, yani Safevîlere karsi savasmis. Safevî yanlisi Alevîlere düsmanlik besleyebilir. Iki kere Sivas'a vali gönderilmis, ikincisinde oldukça uzun kalmis. Alevîleri iyi tanidigi, onlarla ugrasmasini bildigi anlasiliyor.

Pîr Sultan'i astiranin Sivas Valisi Deli Hizir Pasa oldugunu söyleyen uzmanlarin görüsü dogruysa, sairin ölümü 1588'de, ya da 1590'dan sonradir.

Gene uzmanlara göre, Pîr Sultan 1534'de Bagdat'in Osmanlilar'a geçisi üzerine, Iran Sahina,

Güzel Sah'im çok yerlerden görünür
Asli nedir niye verdin Bagdat'i

diye siir yazmistir. 1534 ile 1590 arasinda 56 yil var. Pîr Sultan bu siiri yazdiginda, diyelim 20 yasindaysa, 76 yasinda ölmüs olur.

Böyle uzun bir ömür sürdügü kabul edilirse, uzmanlar arasindaki görüs ayriliklari da sona erebilir. Çünkü bu uzun ömre hem Pîr Sultan'in siirlerindeki olaylara uygun düsen Sah Tahmasb dönemi, hem de Deli Hizir Pasa sigdirilabiliyor.

Gene de bazi durumlarin açiklanmasi kolay degil. Örnekse, Pîr Sultan'in siirlerinde bir Alevî ayaklanmasindan söz ediliyor, oysa Deli Hizir Pasa döneminde Sivas'da böyle bir ayaklanma olmamis.

Uzmanlar arasindaki görüs ayriliklarinin ötesinde, kesin olan sudur: Pîr Sultan abdal on altinci yüzyilda Anadolu'da, Sivas yöresinde yasadi.

KITAPLAR

Pîr Sultan abdal üzerine ilk önemli çalismayi 1929'da Sadettin Nüzhet ERGUN yapmis, 105 siir yayimlayarak, sair üzerine bilgiler verilmistir: XVII Asir Saz Sairlerinden Pîr Sultan Abdal.

Konuya ikinci önemli yaklasim Pertev Naili BORATAV ile Abdülbâki GÖLPINARLI'nin birlikte hazirladiklari, 1943'de yayimlanan Pîr Sultan Abdal adli kitaplar olmustur.

Diger yayinlar:

Pîr Sultan Abdal,Abdülbâki Gölpinarli, Varlik Yayinevi

Pîr Sultan Abdal, Cevdet Kudret, Yeditepe Yayinevi

Pîr Sultan Abdal, Cahit Öztelli, Milliyet Yayinevi

Sabahattin Eyüboglu'nun, ölümünden önce hazirlayip bitiremeden biraktigi bir seçmeler kitabi, dostlarinca tamamlanip Cem Yayinlari arasinda basildi.

SANATI

Halkin benimsedigi, destan kahramani durumuna getirdigi sairlerin alinyazisini Pîr Sultan da paylasmistir. Uzmanlar yazmalarda gördükleri ya da agizdan agiza sürüp gelen Pîr Sultan siirlerinden hangilerinin gerçekten onun oldugunu, hangilerinin onun adina baskalarinca söylendigini ayirmakta güçlük çekiyor, çaresiz kaliyorlar. Görünüse bakilirsa, halkimiz Pîr Sultan'in siirlerini çogaltma çabasini günümüzde bile sürdürüyor.

On altinci yüzyilda yazildigi bilinen bir yazmadaki, genellikle eski yazmalardaki Pîr Sultan siirleriyle sonradan bulunanlar arasinda, gerek dil, gerek söyleyis yönünden büyük ayriliklar oldugu gerçektir.

Bu durumu gözönünde tutan uzmanlar, Pîr Sultan'in sanati üzerine konusurken, özellikle eski yazmalardaki siirlerinden, onun söyledigine kesin diye bakilan siirlerden yola çikiyorlar. Görüsleri söyle özetlenebilir:

Pîr Sultan Halk edebiyati geleneklerinden hiç ayrilmamis, ölçü, uyak, biçim, dil, söyleyis özellikleriyle, bir halk ozani görünümünü hep sürdürmüstür. Siirleriin genellikle hece ölçüsünün 11'li (4+4+3 ve 6+5) ya da 8'li (4+4 ve 5+3) kaliplariyla yazmis, arada 7'li kalibi da kullanmistir. Aruz ölçüsüyle siiri yoktur. Yalniz, gene heceyle yazdigi bir siirinde gazel düzenini denemistir. Bunun disinda siirleri hep dörtlikler biçimindedir, kosma ya da semaî biçiminde... Çogu zaman yarim uyak kullanmis, ses azligini rediflerle giderme yoluna da sik sik basvurmustur.

Siirlerinden Pîr Sultan'in saza bagliligi açikça anlasiliyor. Iyi bir çalgi ustasi oldugu da düsünülebilir.

Konularini yalnizca dinsel inançlardan, mezhep ya da tarikat inançlarindan almamis, yasamin çesitli yönleri üzerine kesinlikle din disi siirler de söylemistir. Tarikat siirlerinde ise, Ali, On Iki Imam gibi genel konularin yani sira, kendi kavgasini, yasadigi günlerdeki çatismalari, ayrintilariyla yansitmis olmasi çok ilginçtir. Kurumsal konulara, örnekse Tasavvufun derin sorunlarina girmemis, yasam karsisinda hep sonut, hep disa dönük kalmistir. Inançlarinin,kavgasinin yilmak bilmez, sözünü sakinmaz bir propagandacisidir.

Onun siirlerini okurken Anadolu'nun toplumsal tarihi üzerine bilgiler ediniriz. devlet düzenini bozuklugunu, mezhep ayriligindan dogan iç kavgalari, bu yüzden Alevîlere yapilan zulümleri, kadilarin haram yedigini, müftülerin yalan yanlis fetva verdigini, Siilerin karsilastigi güçlüklerin Sünnî halktan degil, Sünnî Osmanli Devleti'nden geldigini ögreniriz. Alevî Türkmenlerin, yönetimi durmadan bozulan, dinsel hosgörüden uzaklasan Osmanlilar'dan nasil kopup, Mehdî diye, kurtarici diye Iran Sahlarina sarildiklarini, siyasal kaygilara nasil araç edildiklerini görürüz. Bu baglanisin altindaki çaresizlikleri, giderek bu baglanisin yarattigi umut kirikliklarini sezeriz.

Pîr Sultan din disi konular islerken halk ozanlarinin kaliplasmis sözlerini kullandigi gibi, zaman zaman bunlardan bütünüyle uzaklasmis köy yasamini tertemiz, katkisiz bir gözlem gücüyle yansiyan siirler de söylemistir. Insan, hayvan, doga sevgisiyle örülmüs siirler...

Kullandigi dil çaginin konusma dilidir. Yabanci sözcükler, din, mezhep, tasavvuf, tarikat araciligiyla yasadigi günlerin konusma diline girdigi oranda onun siirlerine de girmistir

Kaynak: Mehmet Fuat

 Asik Veysel

Asik Veysel, hayatini anlattigi bir siirinde "Üçyüz-onda gelmis idim cihana" diyor. Yil 1894 oluyor kendi hesabina göre. Sivas'a bagli Sarkisla Ilçesi'nin Sivrialan Köyü'nde dünyaya gelmis. Anasi Gülizar, bir yaz günü köylerinin bulundugu civarda Ayipinar merasina koyun sagmaya gittiginde, oracikta bir yol üstünde dogurmus Veysel'i. Göbegini de kendi eliyle kesmis. Yaman kadinmis Gülizar ana. Bebesini bir çaputa sarip yürüye yürüye köye dönmüs. Babasi Ahmet, bebenin adini Veysel koymus. Yillar geçmis aradan büyümüs, konusmus, yürümüs Veysel çocuk. Böylece yedi yasina varmis. O yil bir çiçek hastaligi salgini olmus Sivas'ta. Küçük Veysel de yakalanmis. Sol gözünde, çiçegin beyi çikmis kendi deyimiyle... Göz akip gitmis. Sag gözüne de perde inmis, önceleri. Yalniz isigi seçebiliyormus, bu gözüyle. Babasina "Çocugu Akdag Madeni'ne götür, orada bu gözünü açacak bir doktor var" demisler. Sevinmis Ahmet Emmi. Gel gör ki, talihsizlik yine yakasini birakmamis Veysel'in. Bir gün inek sagarken babasi yanina gelmis. Veysel ansizin dönüverince, yakinda bulunan bir degnegin ucu öteki gözüne girivermis. O göz de akip gitmis böylece. Veysel'in Ali adinda bir agabeyi ve Elif adinda bir kiz kardesi varmis. Hepsi çok üzülmüsler Veysel'in kötü kaderine...

Aci üstüne aci: Babasi merakli adammis. Halk ozanlarindan siirler okuyup ezberleterek avutmaya çalismis oglunu. Sivas'in köyleri saz sairleriyle dolu. Onlar da ara sira gelip Ahmet Emmi'nin evine ugrarlarmis. Veysel ilgiyle dinlermis çalip söylediklerini. Babasi, oglunun ilgisini görünce; bir saz alip vermis ona. Ilk saz derslerini, babasinin arkadasi olan Çamsihli Ali Aga'dan almis. Ve gitgide, kendini iyice saza vermis Veysel. Ünlü Halk ozanlarinin siirlerini çalip söylemis bir zaman. Yirmibes yasindayken (1919) anasi, babasi Veysel'i Esma adinda bir kizla evlendirmisler ve kisa süre sonra ikisi de göçüp gitmis bu dünyadan (1921). Aci üstüne aci gelmis, ama bitmemis talihin kötü oyunu. Ikinci çocugu on günlükken, anasinin memesi agzina tikanarak ölmüs, ardindan da karisi yanasmalariyla evden kaçmis. Bu olay çok üzmüs Veysel'i. Daha dertli olmus ve iyice içine kapanmis. Karisi koyup gittiginde bir kizi varmis Veysel'in. Daha bir yasini bile bitirmemis. Iki yil kucaginda gezdirmis Veysel'i, ne çare o da yasamamis. Bu siralar Veysel'i yeniden evlendirmisler. Bu karisi çocuk vermis Asiga. Biri ölmüs, iki oglan, dört kiz, altisi sag. Onlar da 18 torun vermis Veysel'e.

Atatürk'e siir yazdi: Asik Veysel, Cumhuriyet'in Onuncu yil dönümüne rastlayan 1933 yilina kadar, baska ozanlarin siirlerini çalip söylemis. Kendi deyislerini söylemekten utanir, çekinirmis. O yillarda sairlerimizden Ahmet Kutsi Tecer tanimis Veysel'i. Onun isik tutuculuguyla Veysel'in siirleri aydinliga kavusmus. Veysel, sairliginin gelismesinde Tecer'in büyük yardimlarini gördügünü söylermis her zaman. Veysel'in gün isigina çikan ilk siiri Mustafa Kemal Pasa için söyledigi: "Türkiye'nin ihyasi Hazreti Gazi" misrasiyla baslayan siiridir. Bundan sonra bütün yazdiklarini çalip söyler olmustu. 1933 yilina kadar, köyünden disari hemen hemen hiç çikmadigi halde; bundan sonra bütün yurdu dolasmis, yurdunun çesitli sehirleriyle kasabalarini, köylerini yakindan tanimistir. Halk ozanlarindan en çok Karacaoglan'i, Yunus'u, Emrah'i, Dertli'yi severdi. Çagimizin ozanlarindan Ahmet Kutsi Tecer'in ayri bir yeri vardi Veysel'de. Onun araciligiyla Köy Enstitüleri'nde bir süre saz ögretmenligi de yapmisti Veysel. Sirasiyla Arifiye Hasanoglan, Çifteler, Kastamonu, Yildizeli, Akpinar Köy Enstitüleri'nde bulunmustu. 1952 yilinda Istanbul'da büyük bir jübilesi yapilan Asik Veysel'e 1965 yilinda Türkiye Büyük Millet Meclisi, "Anadilimize ve milli birligimize yaptigi hizmetlerden dolayi" özel bir kanunla vatani hizmet tertibinden aylik baglanmisti.

Iste böylesine uzagi gören bir insandi o...  Yetmis yil karanlik bir dünyada yasadi. (Ölümü 21 Mart 1973). Fakat karanlik gözlerindeydi yalniz, içi apaydinlikti, siirleri de öyle... Halk siirimizin bu güçlü ozani yarim yüzyili askin bir süre yazdiklariyla, çalip söyledikleriyle çevresine isiklar saçti. Yalniz çagimizda yasayanlar degil, bizden çok sonra yasayacaklar da "Dostlar Beni Hatirlasin" siirini unutmayacaklar ve her zaman rahmetle anacaklar Asik Veysel'i.

  DOSTLAR BENI HATIRLASIN

Can kafeste durmaz uçar 

Dünya bir han konan göçer

Ay dolanir yillar geçer

Dostlar beni hatirlasin

Can bedenden ayrilacak

Tütmez baca yanmaz ocak

Selam olsun kucak kucak

Dostlar beni hatirlasin

Ne gelsemdi, ne giderdim

Günden güne artti derdim

Garip kalir yerim yurdum

Dostlar beni hatirlasin

 

Açar solar türlü çiçek

Kimler gülmüs kim gülecek

Murad yalan ölüm gerçek

Dostlar beni hatirlasin

Gün ikindi, aksam olur

Gör ki basa neler gelir

Veysel gider adi kalir

Dostlar beni hatirlasin 

 

KIZILI RMAK- ALLI GELiN

Alti kardes idik bindirdik ata
Hürü'yü yolladik üç köyden öte
Kizilirmaga varinca oldu bir hata

Nettin Kizilirmak alli gelini
Gelini gelini benim yarimi

Evde kaynanasi evi bezeder
Yolda kaynatasi yolu gözeder
Gelinsiz haneyi kime bezeder

Nettin Kizilirmak alli gelini
Gelini gelini benim yarimi

Atlilar da Kapalti'ni dolasir
Yengeler de kuzu gibi melesir
Kara heber güveyiye ulasir

Nettin Kizilirmak alli gelini
Gelini gelini benim yarimi

Köprüye varinca köprü yikildi
Üç yüz atli birden suya döküldü
Nice yigitlerin beli büküldü

Nettin Kizilirmak alli gelini
Gelini gelini benim yarimi

Tüfek getirin de su kartali vuralim
Dalgiç getirin de alli gelini bulalim
Biz gelinsiz nasil köye varalim

Nettin Kizilirmak alli gelini
Gelini gelini benim yarimi

Elinin kinasi soldu mu ola
Gözünün sürmesi soldu mu ola
Evde kaynatasi duydu mu ola

Nettin Kizilirmak alli gelini
Gelini gelini benim yarimi

Kizilirmak parça parça olaydin
Her bir parçan bir yerlerde kalaydin
Sen de benim gibi yarsiz kalaydin

Nettin Kizilirmak alli gelini
Dalga vurdu göremedim boyunu

Cahit Özbek

Orta Anadolu köylerinden birinden ötekine gelin götürülürken Kizilirmak'tan geçen gelin alayi köprünün yikilmasi üzerine suya dökülmüs, bu arada gelin de kaybolmustur. Bu çok acikli olay toplumu öyle etkilemis ki, dalga dalga bütün yurda yayilmistir.
 Bu agit o aci ile yakilmistir. Sözü de, ezgisi de gerçekten güzeldir

 

 


MEVLANA

Mevlâna 30 Eylül 1207 yilinda bugün Afganistan sinirlari içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh sehrinde dogmustur.
Mevlâna'nin babasi Belh Sehrinin ileri gelenlerinden olup, sagliginda "Bilginlerin Sultâni" ünvanini almis olan Hüseyin Hatibî oglu Bahâeddin Veled'tir. Annesi ise Belh Emiri Rükneddin'in kizi Mümine Hatun'dur.

     Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled, bazi siyasi olaylar ve yaklasmakta olan Mogol istilasi nedeniyle Belh'den ayrilmak zorunda kalmistir. Sultânü'I-Ulemâ 1212 veya 1213 yilllarinda aile fertleri ve yakin dostlari ile birlikte Belh'den ayrildi.

     Sultânü'I-Ulemâ'nin ilk duragi Nisâbur olmustur. Nisâbur sehrinde taninmis mutasavvif Ferîdüddin Attar ile de karsilastilar. Mevlâna burada küçük yasina ragmen Ferîdüddin Attar'in ilgisini çekmis ve takdirlerini kazanmistir.

     Sultânü'I Ulemâ Nisabur'dan Bagdat'a ve daha sonra Kûfe yolu ile Kâ'be'ye hareket etti. Hac farîzasini yerine getirdikten sonra, dönüste Sam'a ugradi. Sam'dan sonra Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri, Nigde yolu ile Lârende'ye (Karaman) geldiler. Karaman'da Subasi Emir Mûsâ'nin yaptirdiklari medreseye yerlestiler.

     1222 yilinda Karaman'a gelen Sultânü'/-Ulemâ ve ailesi burada 7 yil kaldilar. Mevlâna 1225 yilinda Serefeddin Lala'nin kizi Gevher Hatun ile Karaman'da evlendi. Bu evlilikten Mevlâna'nin Sultan Veled ve Alâeddin Çelebi adli iki oglu oldu. Yillar sonra Gevher Hatun'u kaybeden Mevlâna bir çocuklu dul olan Kerrâ Hatun ile ikinci evliligini yapti. Mevlâna'nin bu evlilikten de Muzaffereddin ve Emir Âlim Çelebi adli iki oglu ile Melike Hatun adli bir kizi dünyaya geldi.

     Bu yillarda Anadolunun büyük bir kismi Selçuklu Devleti'nin egemenligi altinda idi. Konya'da bu devletin bas sehri idi. Konya sanat eserleri ile donatilmis, ilim adamlari ve sanatkarlarla dolup tasmisti. Kisaca Selçuklu Devleti en parlak devrini yasiyordu ve Devletin hükümdari Alâeddin Keykubâd idi. Alâeddin Keykubâd Sultânü'I-Ulemâ Bahaeddin Veled'i Karaman'dan Konya'ya davet etti ve Konya'ya yerlesmesini istedi.

     Bahaeddin Veled Sultanin davetini kabul etti ve Konya'ya 3 Mayis 1228 yilinda ailesi ve dostlari ile geldiler. Sultan Alâeddin kendilerini muhtesem bir törenle karsiladi ve Altunapa (Iplikçi) Medresesi'ni ikametlerine tahsis ettiler.

     Sultânü'l-Ulemâ 12 Ocak 1231 yilinda Konya'da vefat etti. Mezar yeri olarak, Selçuklu SarayininGül Bahçesi seçildi. Halen müze olarak kullanilan Mevlâna Dergâhi'ndaki bugünkü yerine defnolundu.

     Sultânü'I-Ulemâ ölünce, talebeleri ve müridleri bu defa Mevlâna'nin çevresinde toplandilar. Mevlâna'yi babasinin tek varisi olarak gördüler. Gerçekten de Mevlâna büyük bir ilim ve din bilgini olmus, Iplikçi Medresesi'nde vaazlar veriyordu. Vaazlari kendisini dinlemeye gelenlerle dolup tasiyordu.

     Mevlâna 15 Kasim 1244 yilinda Sems-i Tebrizî ile karsilasti. Mevlâna Sems'de "mutlak kemâlin varligini" cemalinde de "Tanri nurlarini" görmüstü. Ancak beraberlikleri uzun sürmedi. Sems aniden öldü.

     Mevlâna Sems'in ölümünden sonra uzun yillar inzivaya çekildi. Daha sonraki yillarda Selâhaddin Zerkûbî ve Hüsameddin Çelebi, Sems-i Tebrizî'nin yerini doldurmaya çalistilar.

     Yasamini
"Hamdim, pistim, yandim" sözleri ile özetleyen Mevlâna 17 Aralik 1273 Pazar günü Hakk' in rahmetine kavustu. Mevlâna'nin cenaze namazini Mevlâna'nin vasiyeti üzerine Sadreddin Konevî kildiracakti. Ancak Sadreddin Konevî çok sevdigi Mevlâna'yi kaybetmeye dayanamayip cenazede bayildi. Bunun üzerine, Mevlâna'nin cenaze namazini Kadi Siraceddin kildirdi.

     Mevlâna ölüm gününü yeniden dogus günü olarak kabul ediyordu. O öldügü zaman sevdigine yani Allah'ina kavusacakti. Onun için Mevlâna ölüm gününe dügün günü veya gelin gecesi manasina gelen
"Seb-i Arûs" diyordu ve dostlarina ölümünün ardindan ah-ah, vah-vah edip aglamayin diyerek vasiyet ediyordu.

"Ölümümüzden sonra mezarimizi yerde aramayiniz!
Bizim mezarimiz âriflerin gönüllerindedir"

Gel, gel, ne olursan ol yine gel,
Ister kafir, ister mecusi, ister puta tapan ol yine gel,
Bizim dergahimiz, umitsizlik dergahi degildir,
Yüz kere tövbeni bozmus olsan da yine gel...

Ben yasadikça Kur'an'in bendesiyim
Ben Hz.Muhammed'in ayaginin tozuyum
Biri benden bundan baskasini naklederse

Ondan da bizarim, o sözden de bizarim, sikayetçiyim...

Günes olmak ve altin isiklar halinde
Ummanlara ve çöllere saçilmak isterdim
Gece esen ve suçsuzlarin ahina karisan
Yüz rüzgari olmak isterdim....

Aklin varsa bir baska akilla dost ol da, islerini danisarak yap...

Su topraga sevgiden baska bir tohum ekmeyiz
Su tertemiz tarlaya baska bir tohum ekmeyiz biz...

 Hayati sen aldiktan sonra ölmek, seker gibi tatli seydir
Seninle olduktan sonra ölüm, tatli candan daha tatlidir...

Biz güzeliz, sen de güzelles, beze kendini
Bizim huyumuzla huylan, bize alis baskalarina degil...

Bir katre olma, kendini deniz haline getir
Madem ki denizi özlüyorsun, katreligi yok et gitsin

Beri gel, beri !

Daha da beri ! Niceye su yol vuruculuk ?
Madem ki sen bensin, ben de senim, niceye su senlik benlik...

Ya oldugun gibi görün, ya göründügün gibi ol...

 


 

YUNUS EMRE

(1240?-1320?)  

Hayati hakkinda kesin bir bilgi yoktur.

Siirlerinden ve hayati hakkinda yazilip anlatilagelen menkibelerden anlasildigina göre;

iyi bir egitim görmüstür.

Taptuk Emre’nin dergâhinda tasavvuf terbiyesinden geçmistir.

Siirleriyle de irsad görevini sürdürdü. Mevlânâ ile görüstü.

Yillar süren gurbet hayatindan sonra dogdugu köye döndü ve orada vefat etti.

Anadolu’nun birçok yerinde kabri ya da makami oldugu rivayetleri vardir.

Yunus, Türk edebiyatinin en büyük sairlerinden biridir. Kullandigi Türkçe, isledigi temalar,

siirindeki sadelik ve yalinlik, onun ne denli büyük bir sair oldugunu ispat etmeye yeter.

Siirleri birçok arastirmaci tarafindan derlenip toplanmis ve yayimlanmistir.

 

 

KARACAOGLAN

Türk halk sairi. Etkileyici bir dil ve duygu evreni kurdugu siirleriyle Türk halk siiri geleneginde çigir açmistir.

   1606' dogdugu, 1679'da ya da 1689'da öldügü sanilmaktadir. Yasami üstüne kesin bilgi yoktur. Bugüne degin yapilan inceleme ve arastirmalara göre 17.yy'da yasamistir. Nereli oldugu üstüne degisik görüsler öne sürülmüstür. Bazilari Kozan Dagi yakinindaki Bahçe ilçesinin Varsak (Farsak) köyünde dogdugunu söylerler. Bazilari da Osmaniye ili Düziçi  ilçesinin Farsak köyünde dogdugunu söylerler
*.  Gaziantep'in Barak Türkmenleri de, Kilis'in Musabeyli bucaginda yasayan Çavuslu Türkmenleri de onu kendi asiretlerinden sayarlar. Bir baska söylentiye göre Kozan'a bagli Feke ilçesinin Gökçe köyündendir. Bati Anadolu'da yasayan Karakeçili asireti onu kendinden sayar. Mersin'in Silifke, Mut, Gülnar ilçelerinin köylerinde, o yöreden oldugu ileri sürülür. Bir menkibeye göre de Belgradli oldugu söylenir. Bu kaynaklardan ve siirlerinden edinilen bilgilerden çikarilan, onun Çukurova'da dogup, yörenin Türkmen asiretleri arasinda yasadigidir.

      Adi bazi kaynaklarda Simayil, kendi siirlerinden bazisinda ise Halil ve Hasan olarak geçer. Aksehirli Hoca Hamdi Efendi'nin anilarina göre Karacaoglan yetim büyüdü. Çirkin bir kizla evlendirilmek, babasi gibi ömür boyu askere alinmak korkusu ve o siralarda Çukurova'da derebeyi olan Kazanogullari ile arasinin açilmasi sonucu genç yasta gurbete çikti. Iki kiz kardesini de yaninda götürdügünü, Bursa'ya, hatta Istanbul'a gittigini belirten siirleri vardir. Yine bu siirlerinden anlasildigina göre, Bursa'da ev bark sahibi oldu, evlat acisi gördü. Anadolu'nun çesitli illerini gezdigi, Rumeli'ye geçtigi, Misir ve Trablus'a gittigi de saniliyor. Yasaminin büyük bir bölümünü Çukurova, Maras, Gaziantep yörelerinde geçirdi.

      Dogum yeri gibi, ölüm yeri de kesin olarak bilinmemektedir. Siirlerinden, çok uzun yasadigi anlasilmaktadir. Hoca Hamdi Efendi'nin anilarina göre Maras'taki Cezel Yaylasi'nda doksan alti yasinda ölmüstür. En son bulgulara göre ise mezarinin Içel'in Mut ilçesinin Çukur köyündeki Karacaoglan Tepesi denilen yerde oldugu sanilmaktadir.

      Karacaoglan Osmanli Devleti'nin iktisadi bunalimlar ve iç karisikliklar içinde bulundugu bir çagda yasamistir. Siirinin kaynagini, dogup büyüdügü göçebe toplumunun gelenekleri ve içinde yasadigi, yurt edindigi doga olusturur. Güneydogu Anadolu, Çukurova, Toroslar ve Gavurdaglari yörelerinde yasayan Türkmen asiretlerinin yasayis, duyus ve düsünüs özellikleri, onun kisiligi ile birleserek âsik edebiyatina yepyeni bir söyleyis getirir. Anadolu halkinin 17.yy'da çektigi acilar, göçebe yasantisinin yokluklari, çileleri, çaresizlikleri, siirinde yer almaz.

      Siirlerindeki insana dönüklügünün özünde belirgin olan tema doga ve asktir. Ayrilik, gurbet, sila özlemi, ölüm ise siirinin bu bütünselligi içinde beliren baska temalardir. Duygulanislarini gerçekçi biçimde dile getirir. Düsündüklerini açik, anlasilir bir dille ortaya koyar. Aci, ayrilik, ölüm temalarini isledigi siirlerinde de bu özelligi göze çarpar. Düsten çok gerçege yaslanir. Çikis noktasi yasanmisliktir. Ona göre, kisi yasadigi sürece yasamdan alabileceklerini almali, gönlünü diledigince eglendirmelidir. Yasama sevincinin kaynagi güzele, sevgiliye ve dogaya olan tutkunlugudur. Güzelleri, yigitleri över, dert ortagi bildigi daglara seslenir. Lirik söyleyisinin özünde, halkinin duyus ve düsünüs özellikleri görülür.

      Göçebe yasaminin vazgeçilmez bir parçasi olan doga, onun sirinin baslica temalarindan biridir. Yasadigi, gezip gördügü yörelerin dogasini görkemli bir biçimde dile getirir. Dost, kardes bildigi, sevgilisiyle es gördügü, iç içe yasadigi bu doga, onun için sadece bir mekan olmaktan ötedir. Siirinin baska önemli bir temasi olan askin varolusu, dogadaki benzetmelerle güzellesir. Onunla yasanan sevinç, onun getirdigi aci doga ile paylasilir. Sevgili, siirinde doganin ayrilmaz bir parçasidir.

      Siirlerinde yer yer sila özlemi ve ölüm temasina da rastlanir. Sevdiginden, ilinden, obasindan ayri düsüsü özlemle dile getirir, yakinir. Ölüm de, ayrilik ve yoksullukla es tuttugu bir derttir.

      Doga temasinin yani sira sirinin asil odak noktasini olusturan ask/sevgili kavramini, âsik siirinin geleneksel kaliplari disinda bir söyleyisle ele alir. Onun için sevgili, düslenen, bin bir hayal ile var edilen, ulasilmazligin umutsuzluguyla adina türküler yakilan bir varlik degildir; doga ve insan iliskileri içindedir. Onu, yasamdan ve bu iliskilerden soyutlamadan verir.

      Ilk kez onun siirinde sevgililerin adlari söylenir: Elif, Ansa, Zeynep, Hürü, Döndü, Döne, Esma, Emine, Hatice...Karacaoglan bunlarin kimine bir pinar basinda su doldururken, kimine helkeleri omuzunda suya giderken, kimine de yayik yayip hali dokurken görüp vurulmustur. Gönlü bir güzel ile eylenmez, bir kisiye baglanmaz. Uçarilik, onun duygu dünyasinin siirsel söyleyisine yansiyan en belirgin yanidir. Erotizm, siirine sevmek ve sevismek olgusuyla yansir. Kanli-canli sevgili, cinsellik motifleriyle daha da belirginlesir, siirinde etkileyici bir biçimde yer eder. Onun sevgiye ve kadina bakis açisi, âsik siirine yenilik getirir ve bu gelenek içinde etkileyici bir özellik tasir. Tanri kavrami ve din temasi siirinde önemlice bir yer tutmasa bile, bu konudaki yaklasimiyla da kendi siir gelenegine yine degisik bir bakis açisi getirmis ve sonraki kusaklar üzerinde etkileyici yönlendirici olmustur.

      Karacaoglan yasadigi çagda yetismis baska saz sairlerinin tersine, dil ve ölçü bakimindan Divan Edebiyati'nin etkisinden uzak kalmistir. Güneydogu Anadolu insaninin o çagdaki günlük konusma diliyle yazmistir. Kullandigi Arapça ve Farsça sözcüklerin sayisi azdir. Yöresel sözcükleri ise yogun bir biçimde kullanir. Deyimler ve benzetmelerle halk siirinde kendine özgü bir siir evreni kurmustur. Bu da onun siirine ayri bir renk katar. Bu sözcüklerin bir çogunu halk dilinde yasayan biçimiyle, söylenislerini bozarak ya da anlamlarini degistirerek kullanir.

      Karacaoglan, halk siirinin geleneksel yarim uyak düzenini ve yer yer de redifi kullanmistir. Hece ölçüsünün 11'li (6+5) ve 8'li (4+4) kaliplariyla yazmistir. Bazi siirlerinde ölçü uygunlugunu saglamak için hece düsmelerine basvurdugu da görülür. Mecaz ve mazmûnlara çokca basvurmasi, söyleyisini etkili kilan önemli ögelerdir.

     Siirsel söyleyisinin önemli bir özelligi de, halk siiri türü olan mani söylemeye yakin olusudur. Kosmalar, semailer, varsagilar ve türküler siirleri arasinda önemlice yer tutar. Bunlarin her birinde açik, anlasilir bir biçimde, içli ve özlü bir söyleyis birligi kurmustur.

      Pir Sultan Abdal, Âsik Garip, Köroglu, Öksüz Dede, Kul Mehmet'ten etkilenmis, siirleriyle Âsik Ömer, Âsik Hasan, Âsik Ismail, Katibî, Kuloglu, Gevheri gibi çagdasi sairleri oldugu kadar 18.yy ve sairlerinden Dadaloglu, Gündeslioglu, Beyoglu, Deliboran'i, 19.yy sairlerinden de Bayburtlu Zihni, Dertli, Seyranî, Zileli Talibî, Ruhsatî, Sem'î ve Yesilabdal'i etkilemistir. Daha sonra da gerek Mesrutiyet, gerek Cumhuriyet dönemlerinde, halk edebiyati geleneginden yararlanan sairlerden R.T. Bölükbasi, F.N. Çamlibel, K.B. Çaglar, A.K. Tecer ve C. Külebi, Karacaoglan'dan esinlenmislerdir.

Siirleri 1920'den beri arastirilan, derlenip yayimlanan Karacaoglan'in bugüne degin, yazili kaynaklara bes yüzün üzerinde siiri geçmistir.

Eserlerinden bazilari:

1
Vara vara vardim ol kara tasa
Hasret ettin beni kavim kardasa
Sebep ne gözden akan kanli yasa
Bir ayrilik bir yoksulluk bir ölüm

Nice sultanlari tahttan indirdi
Nicesinin gül benzini soldurdu
Nicelerin gelmez yola gönderdi
Bir ayrilik bir yoksulluk bir ölüm

Karac'oglan der ki kondum göçülmez
Acidir ecel serbeti içilmez
Üç derdim var birbirinden seçilmez
Bir ayrilik bir yoksulluk bir ölüm
2
Sunayi da deli gönül sunayi
Ben yoluna terk eyledim silayi
Armagan gönderdim telli turnayi
Iner gider bir gözleri sürmeli

Sabahtan ugradim yarin yurduna
Dayanilmaz firkatine derdine
Yikilasi karli dagin ardina
Asar gider bir gözleri sürmeli

Ates yanmayinca duman mi tüter
Ak gerdan üstünde çimen mi biter
Vakti gelmeyince bülbül mü öter
Öter gider bir gözleri sürmeli

Karacaoglan kapiniza kul gibi
Gönül küsüverse ince kil gibi
Seherde açilmis gonca gül gibi
Kokar gider bir gözleri sürmeli


 

ASAN BiLiR KARLI DAGIN ARDINI

“Sen ne güzel bulursun gezsen Anadolu’yu” demis ozan.Demis ya! Ne yürekten demis,ne Dogru demis.Anadolum benim.Günde bin güzellik görüp, birine vuruldugumuz.Gam ile dert ile yogruldugumuz.Gök gözlü,günes yüzlü,derin sözlü,yarim özlü.Ekmek’ini el ile paylasan, çarsambasini sel alan, sevdiklerini el alan.Kor yürekli, demir bilekli,basi bulutlarda yigitlerin, vefali, sadik,vefakar,örük saçli, uzun boylu yapalaklarin,tug sunalarin, torasamlarin, gül yüzlü güzellerin, ceylanlarin,efsanelerin, lav gibi fiskiran yüreklerin, dügünlerin, halaylarin, türkülerin, agalarin, beylerin, ozanlarin, ve dillere destan asiklarin diyari Anadolum. Anadolum benim.Kerem ile Asli’si var,Ferhat ile sirin’i var, Leyla ile Mecnun’u var,Elif ile Mahmut’u, Sürmeli bey’i, Sah Ismail’i, Sümmani’si var. Dil hangi birine döner,yürek hangi birine katlanir.Ve kalem hangi birini yazabilir. Yazipta basedebilir ki.

Iste Senem ile Yazicioglu da bu yürek yanginlarini çekmis binlerce kor yiginindan sadece ikisi.

Türlü mayalar, kirk atlar koçlar, taylar kuzular, gökçe gelinler ve koç yigitlerden kurulu
yörük kervani Binboga daglarinin üstünden asip, günes’in kizila boyanip battigi Tanir yaylasina dogru ince bir çizgi gibi, bir uçtan bir uca süzülüp geçti. Günlerdir at üstündeki asiret mensuplari yorulmuslar, bunalmislardi.Ama yol bitmis sinirin hemen yanibasindaki konak yeri Yapalak görünmüstür. Aksamüstü yaylaya ulasinca kervanin en önünde giden tülü mayadan yasli bir yörük beyi siçrayip indi.Arkasinda uzanan kervana dur etti ve bagirdi. “Konak yerimiz buradir.Atlar baglana, denkler çözüle tez elden çadirlar kurula Allah hayira getire dedi”. Yigitler atlarindan, gelinler tülü mayalarindan indiler.Birkaç genç kadin, yörük beyinin indigi devenin yedegindeki al bir at’tan, genç bir kizi incitmekten korkar gibi tutup indirdiler yere.Altina kilim serildi.Üstüne gölgelik çekildi hemen. Bagdas kurup oturdu genç yörük kizi yere.Omzunun bir ucundan bir ucuna fiseklik çevriliydi.Belinde gümüs sapli bir hançer takiliydi.Iran ipegindendi tüm giysileri. Samur saçlari basindaki yesil berenin içinde toplanmis, kenarlarindan tasmisti.Uzun boylu, beyaz tenli, simsiyah gözlü, ceylan bakisli, bakanin bir daha baktigi, görenlerin yüreklerini yaktigi bir ahuydu bu. Ne Tanir, ne Binbogalar nede bu küçük Yapalak, böyle bir güzele çadir açmamis,böyle bir ceylana rastlamamislardi.Yayla böyle bir güzel görmemisti.

Tez elden çadirlar kuruldu.Atlar kuzular koyunlar çayir’a salindi.Beyin siyah çadirindan genis obasi kuruldu.Tüfekler, sazlar asildi çadir direklerine.Ay orta yere gelip dolandi.Mehtap bir uçtan bir uca isigiyla doldu yapalak’a.Yörükler meydan yerinde yaktiklari, gökyüzüne uzanan bir ates yigininin basinda, geceye teslim ettiler ilk günlerini.

Ertesi sabah hemen duyuldu Tanir’a yörüklerin gelip yerlestikleri.Adettendi, yerli halk gelip hosgeldiniz derdi.Birkaç ay kalip sonra gidecek olan bu göçebe yörükleriyle kardes gibi geçinirlerdi.Hosgeldine gitmek bölgenin agasina düserdi.Aga yanina bölge büyüklerini toplar,kadin’ini yanina alir, gider yeni misafirleriyle tanis olurdu. Yine öyle oldu. Tanir’in sanli Bey’i Yazici oglu köyünün büyüklerini çagirip, baslarina da oglu Osman’i katip hosgeldine gönderdi yörük içine. Atlayip atlarina, vardilar yörük yaylasina yerliler.Yörükler hürmetle yürekten karsiladilar gelenleri.Kosup agaya haber verdiler.Kara çadirindan önce ak saçli yörük beyi,ardinda o ahu gözlü, fidan boylu ceren çikti.Bir hançer gibi dikildi karsilarina.Basi yularda iki eli bögründe Daha buyrun diyemeden, ziyaretçilerin basinda atin üstünde bir kartal gibi duran yemyesil gözlü, kartal bakisli çinar gibi heybetli Osman'a takildi gözleri. Bir yil gibi sürdü ikisi içinde bu bakislar. Bakistilar.

Buyrun dedi yörük bey’i.Yaninda hala,yere sapli bir hançer gibi duran kiza döndü.Senem dedi: Ati tut kizim.Kostu Senem adetleri geregince, gelen kafilenin bey’i ile hanim agasinin atinin yularina sarildi.Kadin da Osman da indiler atlarindan. Tam kafile yörük illeri gelenekleri gibi halka tutup oturdular.Hos geldiniz edildi.Kahveler, katiklar içildi, konusulup tanisildi. Ama iki gencin akli ve gözleri bir an bile ayrilmadi birbirlerinden. Iste diyordu Senem! Kendimi kollarina teslim edebilecegim, erim, erkegim diyebilecegim çinar gibi bir yigit.Iste diyordu Yazici oglu Osman’a.Yazici oglu Osman'da; Baba evine götürebilecegim, övünç duyup yaslanacagim, bir ahu diyordu kendi kendine.

Aksama kadar kalindi yörük yaylasinda.Genis sofralar yazildi yere, koyunlar kizartildi, katiklar yayildi,yenildi içildi.Ama Senem le Osman bir kere düsen bir kor yigini gibi, bakip durdular birbirlerine.Aksam yörüklerden ayrilip Tanir’a dogru yola çiktiklari zaman,Osman yüreginden bir parçanin yapalakta kaldigini hissetti.Senem yüreginden bir parçanin kopartilip alindigini, içinden bir seylerin eksildigini sandi. Günler akip geçti.Ne Senem nede Osman unutamadilar birbirlerini.Bir bahane bulup yeniden gidemedi Osman yörük çadirina.Senem obadan disariya ayak atamadi.

Ama seven yürek neler etmez ki, her seyin çaresi bulundu.Bir yörük kadini yardim etti bey kizina Bey oglu atlayip atina Seneme kostu.Ay isiginda her bulusup konusmalarinda daha çok yandi yürekleri,Daha çok sevdiler, daha çok baglandilar birbirlerine.

Sevda bu. Çaresi olmazsa sarartip soldurur, öldürür adami.Senem de Osman da ayni ateste kavruldular.Senem seviyordu ama çaresizdi.Biliyordu ki babasi oba dan disari kiz vermezdi.Töreler böyleydi.Osman düsündü, bir yörük kizini eve almazdi babasi. Kaçalim dediler bir gün. Yok dedi Senem. Kaçalim dedi oglan yok dedi Senem. Ben böyle bir atesle yana yana ölürümde kaçmam.Kaçip yere yikmam basini babamin.Babamin basini yere yikamam. Baska çare yok. Kaideleri yikacak, iki sevdaliyi birbirine kavusturacak, agir kuvvetli Yörük beyine bir dünür kafilesi gerekti.

Bir yigit sararip solar erir giderde,bir bey kadini hatun ana’si hissetmez mi.Gayri sordular, Osman anlatti.Bir tek oglanin derdine çare bulmak,onu bu dertten bu acidan kurtarabilmek için kaideleri bir bir yikti babasi.Etraf çevrelerden agalar toplandi.Dünür kafilesi ve hediyeler hazirlanip vardi yörük agasina. Bir sevinç bir umut düstü içine senemin,bir sevinç doldurdu içini Osman aganin.Ne kaldi ki aha bugün olsa yarin kavusuverirler.Birbirlerine yakisan nazarlik bir çift olular. Allah'in emriyle dediler kizini istediler.Allah yazdiysa biz ne edek velakin obamizin kanunlari vardir. Ihtiyarlarimiza soralim, bir kaç gün izin verin düsünelim,iletiriz kararimizi.Isteriz ki kizimiz oglunuza kurban ola,böyle bir beyin gelini ola.Ama töreler dediler.

Umut içinde döndü dünür kafilesi.Bir yangin düstü içine yörük beyinin.Ama ölürde törelerini yikmaz, asiretin disina kiz vermezdi.Fakat bu çevrenin en güçlü adami dünür geliyor.Vermezlerse basarlar obayi alir kaçirirlar kizi.Onlar basmadan biz kaçmaliyiz dedi oba yaslilarina. Hemen o gece çadirlar söküldü, sürü toplandi, kervan hazirlandi.Ve Senem içi kan agliyor.Bir ölüden farksiz.Tüm oba yigitlerinin arasinda çekilip gittiler Yapalaktan.Bir gecede toplandilar gittiler.

Ertesi gün tüm Tanirlilar bos buldular yaylayi.Bin yerinden hançerlenmis gibi inledi yikildi , bir ölüden farksiz oldu Osman. Her yana haberler salindi, sözcüler gönderildi.Aylar yillar sürdü bu arayis.Ama ne yörük kervaninin izine rastlandi, nede Senemden bir haber alindi.

Yillar geçti aradan yandi yikildi Osman, ama Senemden bir haber alamadi.Talih’i her gün biraz daha karardi.Bir dügünde bir gözünü kaybetti.Degen saçmalarla birlikte anasi babasi öldü.Günler yel gibi geldi geçti.Onun içindeki yangin geçmedi unutamadi Senem’i.On yil, yirmi yil, elli yil, atmis yil geçti, bir haber gelmedi Senemden.

Sonra bir yaz günü evinin önünde oturup çocuklariyla oynarken; Köyün çerçicisi bir ermeni vardi.O geldi kosarak yanina. Agam dedi! Agam kurban olam haberler ne ki haberler.Desem yikilir misin yoksa sevinir misin. Eski bir yaraya tuz mu atarim. Anlat dedi Yazicioglu.Anlat hele ne istersin.Haberin hayirliysa tarla veririm, degilse çek git.

Kozan’daydim dedi ermeni çerçi, mal satardim. Açmis oturmustum metami, bugday almis kumas verirdim.Iki büklüm bir ihtiyar geldi yanima.Saçlari ak, gözlerinin feri sönmüs bir ihtiyar kadin.Ogul dedi nerelisin.Tanirliyim ana dedim. Osman agayi bilir misin dedi.Bilirim elbet dedim.Insan köyünün agasini bilmez mi?

Kusagindan bir çikini çikartti.Aha bu lapatan’i elime tutusturup, Osman agaya söyle Senem ananin selami var, yüregi yüreginle birdir.Kimseye yar olmamistir.Bir yayla kizi gibi sevmis bir yayla kizi gibi sadik kalmistir de,Ama gayri her sey geçti.gelip aramaya, arayip sormaya de. Agam selam yerde kalmazmis getirdim sana, Gayri sen bilirsin dedi ermeni çerçi. Yüreginde yetmis yil evvelin koru yeniden yandi.Osman Aganin içinde kaynar bir sey akti.Altinlar tarlalar verdi ermeni çerçiye.At hazirlatti, yaninda iki adam düstü kozanin yoluna. Osman Aga Senem'le bulustu mu bunu bilmiyoruz ama, Maras'ta Tanir da. Toros'larda,Avsar illerinde ne zaman bir dügün kurulsa;Önce Osman aganin aldigi haberden sonra söyledigi türküyü söyler kadinlar erkekler.Yankilari Toroslarin Binbogalarin ötesine dogru yanik bir ses, yanik bir yürek. Nerede bir gece toplantisi olsa, yaslilar genç'lere Senem ile Yazicioglu Osman'in sevdalarini anlatirlar hep.

 

SARI GELiN

Sari Gelin türküsü, Kuzeydogu Anadolu cografyasinda ortaya çikmistir. Türklerin büyük bir kolunu teskil eden Kipçaklarin diger adi da Kuman'dir. Diger kavimler, Kipçaklari "sarisin" anlamina gelen "Kuman" adiyla veya bu anlama gelen baska kelimelerle anmislardir.

Sari Gelin, eski çaglardan beri Çoruh ve Kür irmaklari boyunda yasayan Hristiyan Kipçak beyinin kizidir. Bölgeye gelen Arap din adamlarindan birinin âsik oldugu bu sarisin güzel etrafinda gelisen efsaneler, Kars ve Erzurum yörelerinde yasamaktadir.

Türk kültüründen etkilenen Ermeniler arasinda birçok sifahî halk edebiyati ürünümüzün yasiyor olmasi, Sari Gelin türküsünün, bir Ermeni türküsü oldugu iddiasinin ortaya çikmasina sebep olmustur.

Türkü tartismasina katilan bir Erzurumlu: "Sari Gelin, Ermeni kizidir. Türkü, bir dadasin bu kiza olan âskinin nagmeleridir." diyerek, türkünün hikâyesini Kurtulus Savasi yillarina dayandiriyor. Bir Erzurumlu da, "Bu türkü, dadas türküsüdür." diyor.

Azerbaycan'da Kür irmagi boylarinda yasayan bir efsane, edebî eserlere de konu olmustur. Azerbaycanli sair Hüseyin Cavid, Seyh San'an adli manzum piyesinde, konusunu halk arasindaki yaygin efsanelerden almistir. Arabistan'dan bu bölgeye gelerek Islâm dinini yaymaga çalisan din adamlariyla ilgili bir efsanede, Seyh San'an'in Tiflis-Gürcü Padisahinin güzel kizi Humar Hanima karsi duydugu ask macerasi anlatilir. Bu kiz ugruna Hristiyan hayati yasayan Seyh, yedi yil sonra kizi Müslüman eder. Birlikte kaçmaga karar verirler. Bunlari takip eden kralin askerleri yetisince, âsiklarin dilegiyle yer yarilir, âsiklari içine alir. Âsiklarin girdigi yerden kaynar sular çikar. Kizina ve yaptiklarina üzülen kral, bu suyun üzerine bir kilise yaptirarak hatira birakir (Kirzioglu-1953: 379-380).

Ortodoks Kipçaklardan kalan hatiralardan biri de Kars ve Erzurum çevresinde anlatilan "Seyh San'an ile Kralin Sari Kizi" efsanesidir. Bu efsaneyle birlikte bir de türkü, günümüze kadar gelmistir. Türküye geçmeden önce, Ortodoks Kipçak Türklerini Müslüman etmek için çalisan Islâm misyonerlerinin macerasini ve sarisin Kipçak kizlarinin hatiralarini yasatan bir efsanenin iki varyantini özetleyelim:

"Seyh Abdülkadir Geylanî'nin müritlerinden Sananî, seyhine darilarak firar etti. Yolu Erzurum ve Oltu'ya düstü. Burada tanistigi bir dervisle yola çiktilar. Penek suyu kiyisina geldiklerinde, dervis, genç Sananî'den kendisini karsiya geçirmesini istedi. Sananî, bu teklifi kabul etmeyince, dervisin, "Benden esirgedigin omuzlarina, domuz yavrulari binsin!" bedduasina ugradi. Misafir olduklari Hristiyan Penek beyinin güzel kizina vurulan Sananî, misafirligi uzatti ve sarayin hizmetçileri arasina katildi. Kendisi sarayin domuz çobani olmustu.

Seyhi Geylanî, müridi Sananî'nin bu hâlini ögrendi ve çok üzüldü. Bes yüz müridinden, onu kurtarmalarini, gerekirse sevgilisiyle birlikte getirmelerini istedi. Müritler, Sananî'yi, domuz güderken buldular; seyhin istegini Sananî'ye bildirdiler. Sananî, ancak sevgilisiyle birlikte gelebilecegini söyledi. Bir sabah erkenden kizi aldigi gibi, kendilerini bekleyen müritlere dogru yola çikti. Hep birlikte karli daga dogru yürüdüler. Onlarin yoklugunu anlayan saray görevlileri, çevre köyleri aradilar, bulamadilar. Daglara yöneldiler. Âsiklar ve müritler, takip edildiklerini anlayinca kaçmaya basladilar ve dagin güneyine sarktilar. Takipçiler yetisince çetin bir savas oldu. Bugünkü Allahuekber daglari, adini bu müritlerin "Allahuekber" sedalarindan almistir. Âsiklarin ve müritlerin mezarlari da ziyaret yeridir."

Bu iki varyant arasinda küçük farklar olsa da, olayin özü ve motifler aynidir. Günümüze kadar gelen Sari Gelin türküsünün kaynagi iste bu efsanedir. Sari Gelin, Penek beyinin kizi, Sinan da San'an veya Sananî'dir. Görülüyor ki burada Ermeni yok!

Efsaneler, tarih degildir; onlardan bilimsel sonuçlar çikarilamaz. Bununla birlikte efsaneler, muhayyelesinden çiktigi milletin hangi deger yargilarini benimsedigini gösterir. Onu ortaya koyanlarin nelere inandigini, ne gibi ahlâk esaslarina deger verdigini açiklar. Efsaneler, bir milletin manevî nabzinin ölçüsü, toplumsal mizacinin ifadesidir. Efsanelerde toplumun suuralti hazinelerinin anahtarlari saklidir (Uyguner-1956).

Sari Gelin türküsüne konu olan efsane de, halkin dilinde yasarken, kim bilir, ne zaman ve hangi yeni olay üzerine türküye dönüsmüstür... Türkünün ve efsanenin merkezinde bulunan kahramanlar aynidir: Sari Gelin ve Seyh San'an/Sinan.

1918 yilinda, bir hey'etle birlikte kuzeydogu illerimizi gezen tarihçi Ahmet Refik Bey, Sari Gelin türküsünü, Göle'nin Okçu köyünde tespit etmistir. Bu seyahat notlarindan meydana gelen kitabinda sunlari yaziyor:

"Okçu köylü Ali'nin en güzel söyledigi, Diyarbekir'de, Erzincan'da, Erzurum'da Kürdî nagmelerle okunan bildigimiz bir türkü. Fakat ezgiler burada daha hüzünlü, daha kederli. Türkünün konusu gayet sâirane: Bir Türk delikanlisi köyünde yasayan bir Hristiyan kizini seviyor. Sabahleyin tarlaya giderken pesinden ayrilmiyor. Aksamlari sürüler agillarina dönerken sevgilisinin güzelligini seyrederek ruhunun atesini dindirmeye çalisiyor. Kalbi ve kafasi o derece mesgul oluyor ki, sonunda taptigi haçi, sevdigi salibi/haçi görmek istiyor. Kalbi heyecan içinde çarparak bir pazar sabahi kalkiyor. Günes yamaçlara altinlar serper, kuslar tatli civiltilarla ortaligi senlendirirken kiliseye gidiyor. Bir köseye çekiliyor. Sevgilisinin taptigi haçi, kilisede yapilan ayini seyrediyor. Türkü söyle basliyor:

Vardim kilsesine baktim haçina
Mâil oldum bölük bölük saçina
Kiz seni götürem Islâm içine
Vay Sinan ölsün Sari Gelin
Âh seni vermem dünya malina.
Sarkinin nakarati o kadar hazin, o derece tesirli ki... Ali, elini sakagina koymus, gözleri yas dolu, ruhundan kopan acilarla feryat ediyor:
Vay Sinan ölsün Sari Gelin
Vay Sinan ölsün Sari Gelin
Seni vermem dünya malina...
dedikçe güya aglamak istiyor. Sari Gelinler orada da mi bedbaht âsiklari bu derece büyülemisler (Altinay- 2001: 71-72)
Sari Gelin türküsünün halk agzinda dolasan ikinci dörtlügü de söyledir:
Vardim kilsesine kandiller yanar
Kiranta kesisler pervane döner
Tersa sevmis deyin el beni kinar
Vay Sinan ölsün Sari Gelin
Seni saran neyler dünya malin.
(Seni alan neyler dünya malin)
Ünlü "Kars Tarihi" adli eserinde, Kipçaklardan bahsederken, Sari Gelin türküsüne de deginen Kirzioglu, bu türkünün Kars ve bir zamanlar halki Türklerden meydana gelen Erivan'da söylenen bir baska varyantini da verir:
Irevan çarsi pazar
Içinde bir kiz gezer
Elinde divit kalem
Dertliye derman yazar.

dörtlügü ile baslayip:

Sari Gelin, sari kiz
Ettin ömrüm yari kiz

nakaratlariyla ve bar/halay havasi olarak da söylendigini belirtir (Kirzioglu-1953: 380-381).

Kirzioglu, türküde:

Sari kiz, Sari Gelin
Dünyanin vari gelin

Ünlü sair ve yazar Ahmet Hamdi Tanpinar, Erzurum halk havalarindan bahsederken, "Erzurum çarsi pazar, diye baslayan bu türkünün canlandirma kudretine daima hayran oldum." Demektedir (Tanpinar-1976: 201).

Sari Gelin, bir oyun havasi olarak, Kars oyunlari arasinda da geçmektedir (Bugün-1959). Gazimihal'in, "Yurt Oyunlari Katalogu" ile Kirzioglu'nun, "Kars Ili Halk Oyunlarinin Adlari"nda Sari Gelin'i de görüyoruz (Tan-1977; Kirzioglu-1960).

Azerbaycan'da söylenen Sari Gelin nakaratli türkünün ilk kitasi söyledir:
Saçin uzun hörmezler
Gülü gonçe dermezler
Bu sevda ne sevdadir
Seni mene vermezler

Sari Gelin türküsünün bir Türk eseri oldugunu böylece ortaya koyduktan sonra, meselenin Ermeni tarafina da bakalim. Sunu hemen belirtmeli ki, türkünün ortaya çiktigi cografyada Türk unsuru hakimdir. Ermeniler ise bir azinliktir. Büyük imparatorluklar kurmus bir milletin, kendi himayesinde yasayan bir azinliktan türkü, hele oyun havasi almasi uzak bir ihtimaldir.

Ikinci bir husus da türkünün dayandigi mevcut folklor malzemesidir. Bu malzeme olmasaydi, türkünün kaynagi meçhul kalacakti. O zaman, bir propagandaya malzeme olsa da, türkünün Ermeni mahsulü olup olmadigi tartisilabilirdi. Hâlbuki durum öyle degil. Türküyü ortaya çikaran kuvvetli halk edebiyati verimlerine sahibiz.

Osmanli Devleti zamaninda, Türk'ün sadece kuvveti degil kültürü de üstündü. Bu üstünlük, diger kavimleri de derinden etkilemistir. Klasik müzigimizdeki Ermeni besteciler, bunun açik delilidir. Bizim ruhumuzu terennüm eden nagmeleri onlara çaldiran ve söyleten, bizim kültürümüzün zenginligi ve derinligidir.

Sari Gelin, Kars ve Erzurum çevresinde efsane, türkü ve oyun olarak yasamakta; halk kültürümüzün birden çok unsurunda yer almis bulunmaktadir.

 

KARA KOYUN

Karakoyun da karakoyun. Kanli canli. Atik. Ama kindar. Çobana kin tutmus bir kez. Derler ki, karakoyun gözünü çobanin kucaginda açmis. Kuzulugu çobanin kollarinda geçmis. Onun sevgisiyle simarmis, onun azarlariyla üzülmüs. Günlerden bir gün de, çobani agasinin kizi Gülhanim ile öpüsürken görmüs. Kinlenmis. Kin, o kin. Sürüp gelmis. Gelmis de çobanin ölüm kalim gününe, dayanmis.

Olay çok eski. Yozgat'lilar "Bizde geçti" Çukurovalilar "Bizde geçti" der. Nevsehir'in Akpinar'lilari da kendi yörelerinde geçtigini söyler olayin. Bana göre olay Sivas`da gecer. Önemli mi? Önemli olan olayin halkin diline dolanip ilden ile, dilden dile dolasip günümüze dek gelmis olmasi. Bir de su var ki; bu türkü ötekilerden farkli olarak yalnizca kavalla çalinip söyleniyor. Agzi dili kaval oluyor bu türkünün. Biz diyelim Ahmet, siz deyin Mehmet. Adi önemli degil. Çoban kendisi. Günlerden bir gün, bir Türkmen obasina gelip is istemis. Oba Beyi durumuna bakmis, temiz yüzlü, dürüst bir insan: Yanina alip sürüyü teslim etmis. Çoban da yakisikli. Genç. Boypos yerinde. Isi gücü koyunlar. Sabahin erinde dag yolunu tutuyor, aksamin geç vaktine kadar su yamaç senin, bu yamaç benim dolasip duruyor. Koyunlarinin sagligiyla seviniyor, onlarin hastaligiyla üzülüyor. Bir koyunun tirnagina tas batsa, uykusu haram oluyor. Sabaha dek, kirk kere kalkip bakiyor, kirk türlü ilaç sürüyor yaraya, iyi olana dek omzunda getirip götürüyor koyunu. Avucunda ot yedirip, külahinda su içiriyor. Ha! Bir de su var, çok iyi kaval çaliyor çoban. Zaman zaman diger çobanlarla düzenlenen yarismalarda hep birinci oluyor. Kavaliyla yürütüyor koyunlari, kavaliyla durduruyor.

Çoban bu! Kavali da ortada. Bir de Oba Beyi'nin kizi var. Adina Gülhanim derler. Diger çobanlar bir övgülüyor, bir övgülüyor ki Gülhanim'i; çobanin içini bir ates yakiyor. Daha tanimiyor oysa. Görmüslügü de yok. Sundan ki, kendisi çok erken aliyor koyunlari agildan, çok geç dönüyor. El ayak çekilmis oluyor o zamana dek. Ama, gün gün de büyüyor içinde Gülhanim. Günlerden bir gün, aksam karanligi basmadan dönüyor obaya. Yaninda diger çobanlar da var. Agir agir sürüyü indiriyorlar agila. Tam çesmenin yanindan geçerken bir fisilti tutuyor çobanlari. Isaretle Gülhanim'i gösteriyorlar. Çoban basini çevirip bir bakiyor ki ne görsün. Ay parçasi gibi bir kiz. Kirmizi basma fistan. Uzuna yakin boy. Saçlari da dizinde. Parlak ela gözler. Basinda bir sira altin dizili. Çoban ufaktan kavala sariliyor Gülhanim'i görünce. Bir basliyor üflemeye ki, Gülhanim sesin geldigi yana basini çevirmeden geçemiyor. Gün o gün; saat o saat! Içinden bir seyler kaynayip akiyor ikisinin de. Diyeceksiniz biri aganin kizi, biri çoban. Ama gönül ferman dinler mi? Göz görüp gönül sevmeye görsün bir kez.

Günler günleri, aylar aylari eskitiyor. Oba kosullarinda görüsüp gönüllerini hosediyorlar. En güzeli de çobanin aksam sürüyü agila getirmesi. Kavaliyla her demek istedigini iletiyor Gülhanim'a çoban. Artik öylesine taniyor çobanin kavalini Gülhanim, çok uzaklardan bile kavalla dediklerini bir bir anliyor. Diyelim, çoban sürüyü tepeden bayira indiriyor, kavalina da üflüyor bir yandan. Elin diliyle dediklerini, o kavaliyla söylüyor. Aslinda söyleyenden çok dinleyende keramet Dinleyen de öylesine alismis ki kavalin sesine sip diye anliyor kavalin dilini.

Günler böyle geçip gidiyor. Hani çikip Oba Beyi'ne, "Böyleyken böyle. Gülhanim'i Allah'in emriyle bana ver" dese güler adam. "Ben ki koskoca Karakeçili Asireti'nin beyiyim, kizimi çobana verecem. Güler elin adami be!" demez mi? Der elbette. Devir eski devir. Deger ölçüleri böyle. Zenginin kizi zengine, çobanin kizi çobana. Yani ki, "Bu iki genç birbirine yakisiyor. Parasi, mali mülkü de önemli" degil denmez. Çoban da bunlari bildigi için gidemez kizin babasina. Bir gün, bes gün derken günler geçip gider. Gizli gizli bakisirlar. O kadar!

Bir aksam üstü, çoban koyunlari sagilimdan alip gece yayilimina çikarir. Yayilim yeri de çok uzak degildir köye. Bir yandan koyunlari yayar, bir yandan veryansin eder kavala. Gülhanim da yataginin içinde bir o yana döner, bir bu yana. Çobanin kavaliyla anlattiklarini dinler. Derken ses kesiliverir birden. Gülhanim daha bir kulak kabartir. Daha dikkatli dinler. Iih. Ses yok Herhalde uykuya daldi der, keser umudunu yatar yataga. Ama kulagi yine kaval sesindedir. Çoban derseniz, sürüyü otlaga yayip yan gelmistir bir kayanin dibine. Keyfince Gülhanim'a çalip söylüyordur kavaliyla. Birden karabas köpegin havlamasi hizlanir. Derken canhiras sesi duyulur köpegin. Sonra da hepten susar. Çoban firlar yerinden. Kavalini birakip silaha sarilir. Ama firsat kalmaz. Dokuz kisi birden sarar çevresini. Elini kolunu baglayip koyarlar bir kenara. Sürüyü dehleyip götürmek isterler. Ama bir tek koyun yerinden kipirdamaz. Meleyip bagirmaya baslarlar. Çoban dayanamaz "Benim koyunlar alisiktir. Kavalimla onlara yol vermezsem surdan suraya gitmezler. Kollarimi çözerseniz, kavalimla yola düsürürüm sürüyü" der. Elini çözerler. Kavalini verirler. Çoban baslar üflemeye. Baslar üflemeye ya, bir yandan koyunlari kimil kimil kimildatir; öte yandan durumu Gülhanim'a bildirir. Söyle der kavaliyla çoban:

Dokuz atli geldi sürüyü basti,
Kil bagi çok sikti kolumu kesti,
Kara köpecigim kanlari kustu,
Sürünüz gidiyor ulasin beyler.

Gülhanim firlar yatagindan birden. Kulak kabartir. Çobanin söylediklerini anlayip babasina kosar. "Baba baba sürüyü ugrular basti. Köpegi öldürüp çobani bagladilar. Sürüyü önlerine katip götürüyorlar. Acele önlerini çevirirseniz kurtarirsiniz. Yoksa elinizi yuyun sürüden" der. Babasi, ogullarini atlarina bindirip vurur özengiyi. Sura senin bura benim derken kavalin sesini duyarlar. Yolun kuytu yerini seçip pusu kurarlar. Tam ugrular önlerinden geçerken üstlerine atlayip ver ederler dayagi. Kimi saga kimi sola kaçip kaybolur ugrularin. Sürüyü önlerine katip obaya dönerler. "Iyi, hos. Ama bu isin içinde bir bit yenigi var" der babasi. "Nasil oldu da ugrularin sürüyü bastigini, köpegi öldürdügünü bildin." Gülhanim ilkin hik mik eder. Sonunda boynunu büküp, "Çoban, kavaliyla anlatti bana" der. "Kaval konusur mu?" diye karsi çikar babasi. Gülhanim, "Bizim çobanin kavalini ben anlarim" der. Babasi isin içinde is oldugunu sezinler. Çagirir çobani yanina "Tez zamanda obayi terket. Sen kim oluyorsun ki benim kizima göz koyuyorsun" diye küplere biner. Çobanin boynu egik. Ne desin. Suspus olur. Çevreden olaya tanik olanlar, durumu obanin yaslilarina iletir. Yaslilar bir araya gelip duruma el koyarlar. "Dur" derler Oba Beyi'ne. "Böyle kaldirip atamizsin bu adami. Bir firsat verelim ona. Oba törelerine uygun olarak sorgulayalim". Üç kisilik bir oba meclisi kurarlar. Bu meclis ne derse o olacak. Çagirirlar Oba Beyi'ni de, çobani da. Ilk, çoban anlatir. "Göz gördü gönül sevdi" der. "Gönül ferman dinlemiyor ki" der. Sunu der, bunu der. Sonunda "Gülhanim'i gördüm vuruldum. O da bana vuruldu. Ben onu sevdim, o da beni sevdi. Bugüne dek yüreklenip, Tanri buyruguyla isteyemediysem, suç benim degil, kötü törelerin. Kusur ettiysem bagislayin. Meclisiniz ne karar verirse boynum kildan ince" der, saygilar meclisi çekilir. Söz Oba Beyi'ne gelince; "Ben ki bu obanin beyiyim. Agasiyim ünüm sanim yerinde. Gözüm nuru kizimi, dengimde birine vermek isterim" der. Daha baska seyler de der ya, sonunda "Benim aklimin almadigi bir kaval meselesi var. Bu isin içindeki bit yenigi kafami bozuyor. Nasil oluyor da kavaliyla konusabiliyor. Nasil oluyor da kizim bunlari anliyor. Aklim almiyor. Bu danisikli dögüs gibi geliyor bana. Beni rezil etmek için uydurdular bunu. Aslinda hirsiz da, sürünün çalinmasi da bir oyundu gibi geliyor bana. Ama yüce meclisiniz ne karar verirse raziyim" deyip noktalar sözlerini. Meclistekiler verir kafa kafaya. Doluya koyarlar almaz; bosa koyarlar dolmaz. Sonunda söyle bir karar verirler. Çoban, koyunlarina üç gün, üç gece tuz yalatacak. Sonra da suyu geçirecek. Suyu geçecek koyunlar ama, bir tek damla su içmeden. Eger üç gün, üç gece yaladigi tuza ragmen koyunlar su içmeden çayi geçerse, kizla evlenecek çoban. Yok koyunlardan bir tanesi bile su içerse, çoban davayi kaybedecek. Obayi terkedecek. Çoban da Oba Beyi de karara "evet" demis. Ve üç gün, üç gece koyunlara tuz yalatmislar. Üç gün sonunda, ihtiyar meclisi, Oba Beyi ve çoban gelmisler çayin kenarina. Bir yandan da koyun sürüsü koyverilmis agilindan. Koyverilmis ki aman aman. Yazin sicaginda günes tepeden vurur. Üç gün üç gece de tuz yalamis ki koyunlar; yürekleri yaniyor. Bir damla suya hasret. Bir kosu yönelmisler çaya. Koyunlar çayiri bir yakasindan gelir; çoban çayin öbür yakasinda. Ve elinde kavali çobanin. Elinde kavali ki, tüm umudu kavalinda.

Bir de, Karakoyun var sürünün içinde, elinde dogmus çobanin. Karakoyun yaman koyun. Leb demeden leblebiyi anliyor. Kaval sesine de bir aliskin ki Karakoyun eh! Ne demek istedigini anlar çobanin. Ve de nerde duyarsa duysun, tanir kendi çobanlarinin kaval sesini. Iste, suyu içirmemek için bir kavalina, bir de Karakoyuna güveniyor çoban.

Ne zaman ki sürü yamaçtan görünmüs, elindeki kavali ufaktan ufaktan agzina götürmüs çoban. Baslamis üflemeye. Çoban üflüyor kavalini ve sürüdeki her bir koyuna ayri ayri yalvariyor. Ne dedigini, neler söyledigini koyunlar bir bir anliyor. Söyle yalvariyor çoban koyunlara:

Koyun seni yedi yildir güderim,
Sizi kor da nerelere giderim,
Gülhanim'i yedi yildir severim,
Bildin mi sevdigimi Alakoyunum.

Ben sürümü yaydim yaydim getirdim,
Keyfi yetti, argacina yatirdim,
Bacin sagdi, ben südünü götürdüm,
Ablani seveyim Agcakoyunum.

Ak taslara tuzunuzu ekerim,
Siz yedikçe, melül melül bakarim,
Ben askimla yüregimi yakarim,
Gördün mü sevdigimi Karakoyunum.

Çoban bunlari dillendiriyor kavaliyla ya, koyunlar üç gündür tuz yalamis. Bir tek damla su içmeden, tam üç gün, üç gece tuz yalamis koyunlar. Yürekleri yaniyor. Bir de günes var ki tepede; firin gibi ortalik. Yürek yanigi bir yandan; günes bir yandan. Çay da bir akiyor ki siril siril. Çoban yine Karakoyuna dil eder kavalini...

Karakoyun sana tuzlar yalattim,
Yalattim da cigercigim dograttim,
Iste seni su basina ilettim,
Içme koyun içme haydi dön geri,
Sözümü tutmanin simdi tam yeri.

Tanla gelir sari çanin avazi,
Kimi allar giymis, kimi kirmizi,
Dönüp kilsam ben bir sabah namazi,
Içme kayun içme haydi dön geri,
Sözümü tutmanin simdi tam yeri.

Egilip içenler onup yetmesin,
Yedip güden çoban gayri gütmesin,
Yaydigi yerlerde otlar bitmesin,
Içme koyun içme haydi dön geri,
Sözümü tutmanin simdi tam yeri.

Koyunlar iniyor tepeden, ama ne inis! Yürümüyor kosuyorlar; kosmuyor uçuyor koyunlar. Koyunlarin yüregi yanik. Çoban korkulu. Ver ediyor kavala. Bir bir adlarini sayip, döngeri etmek istiyor koyunlari.

Hangi çoban size kaval çalacak,
Taze çimen, mor sümbüller solacak,
Gülhanimin gönlü öksüz kalacak,
Kanlim olma Akkoyunum dön geri.

Ak koyunum koyunlarin beyidir,
Karakoyun yüregimin yagidir,
Yaylasi da Üçkapili Dagidir,
Kanlim olma Alakoyun dön geri.

Sürü suya yaklastikça yaklasiyor. Girdiler girecekler. Karakoyun duruyor birden. Kulak veriyor kaval sesine. Biraz daha yalvarmali, biraz daha umutlu çalmaya basliyor çoban. Kaval kavalliktan çikmistir artik. Kaval, kaval degil doga yaratigi bir dil olmustur. Bir dil olmustur ki, koyunlarin anladigi lisandan konusur. Aglar. Yalvarir. Umutlanir. Velhasil, her bir duyguyu alir çobandan, götürür Karakoyun'un kulagina koyar.

En çok Karakoyuna güvenmektedir çoban. En çok da Karakoyun'dan korkmaktadir. Neden derseniz. Karakoyun kinci koyun. Yaman koyun Karakoyun. Sürü kendi basina gidiyor, Karakoyun kendi basina. Ayriliyor sürüden, bir kosu varip suya ulasiyor. Uzatiyor kafasini suya. Uzatiyor ki içti içecek suyu. Çoban daha içten daha yalvarmali üflüyor kavalini.

Sürüden ayrilma Karakoyunum,
Sulaga sarilma Karakoyunum,
Gördünse darilma Karakoyunum,
Kanlim olma Karakoyun dön geri.

Kuzunu tasidim, bahar çaginda,
Gezdirdim otlattim, Çiçekdagi'nda,
Kurutma gülümü gönül bagimda,
Kanlim olma Karakoyun dön geri.

Karakoyun meler. Ziplayip çikar çayin kiyisina. Ve firlayiverir birden sürünün önüne. Öyle bir yay çizer ki, koyunlarin önünde, hizlari kesilir. Yavaslar dururlar birden. Sonra Karakoyun önde, sürü pesinde agir agir girerler suya. Girerler ki, bir tek koyun kafasini uzatmaz suya. Karakoyun tirnak tirnak atar suyu. Boz bulanik olur suyun yüzü.

Günes bir yandan, üç gün üç gecelik tuz yalayis bir yandan. Susuzluk bir yandan. Dayanamaz koyunlar susuzluga. Ama Karakoyun durur mu? Öyle çekip çevirir ki sürüyü, bir teki bile suya uzatmaz kafasini.
Vurur geçerler suyu. Çobanda bir heyecan, bir telas, bir sevinç. Hepsi karisir birbirine.

Oba Beyi saskin. Ihtiyar meclisi hafiften sevinçli. Karakoyun sürünün basinda. Çoban bu kez yalvarmayi biralap bir minnetle dillendirir ki kavali; neler der, neler demek ister onu kendisi, bir de kavalini anlayanlar bilir.

Böyleyken böyle. Çoban kazanir davayi. Gülhanim'a kavusur. Ancak Oba Beyi kiziyla çobani evlendirmeden önce sorar: "Dogrulugunu, yigitligini kanitladin ogul. Ama, anlamadigim bir sey var. Karakoyun neden diger koyunlardan aynldi ilkin. Kinli kinli suya girdi. Sonra sana bakip da suyu içmekten vazgeçti". Çoban yeniden sarilir kavala, soruyu kavaliyla cevaplar.

Yillar var ki koyunlari güderim,
Aksam gelir, sabahlari giderim,
Koyun gibi, askimi da güderim,
Bagisla suçumu beylerin beyi.

Eridim su gibi ama akmadim,
Ne çiçege, ne çimene bakmadim,
Geceleri isik bile yakmadim,
Bagisla suçumu beylerin beyi.

Gülhanim askinda bana adasti,
Kapandi gözümüz, gönlümüz tasti,
Bir gündü dudagim biraz yaklasti,
Bagisla suçumu beylerin beyi.

Sel oldu çaglatti Karakoyunum,
Yüregim daglatti Karakoyunum,
Bunlari anlatti Karakoyunum,
Bagisla suçumu beylerin beyi

Der ve kavali bir yana atip, eline sarilir Oba Beyi'nin. Oba Beyi de kucaklar çobani. Gülhanim derseniz, sevincinden uçuyor. Sonunda onlar da erer muradina.

Kaynak: Öyküleriyle Türküler 1 - Yasar Özürküt


GEL KOYUN MELEME 

 Gel koyun basina püskül takayim
Kuzunun ugruna daglar yakayim
Kuzunun yerine kuzu yakayim
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Meleyi meleyi çiktim yurtlara
Yüzümü gözümü sürdüm otlara
Ana mi dayanir böyle dertlere
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Atlar egerlenmis binegin ister
Kuslar havalanmis tünegin ister
Ak koyun da gelmis kuzusun ister
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Sürünün ardinda bir koyun meler
Koyunun feryadi bagrimi deler
Ak koyun gelmis kuzusun ister
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Hey koyun ben seni Mevla'ya saldim
Sürünün ardinda bir koyun kaldin
Yilda bir kuzunu yadlara verdin
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Sürünün ardinda meler gezersin
Meledikçe cigercigim ezersin
Kuzunun nerde oldugun sezersin
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Bir gölgecikte kuzulamadin mi
Gögsünün altinda gizlemedin mi
Kurtlar görür diye gizlemedin mi
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Gevheri dertli sinesini daglar
Durmaz gözlerinden kanli yas çaglar
Kuzusun yitirmis analar aglar
Gel koyun meleme vazgel kuzundan

Asik Gevheri

Bü türkü agit olarak çok yaygindir. Yurdun her yerinde tekkelerde, din törenlerinde, mevlitlerde çok eskiden beri söylenirdi. Evlat acisini dile getiren bu türkü on yedinci yüzyil asiklarindan ünlü ozan Gevheri'nindir. Sonradan ozanin adi birakilarak ortak halk edebiyatina maledilmistir. Kuzusunu kurt kapan koyunun hikayesidir.

 

 

AYRAN TÜRKÜSÜ

Iyi hos doldursun ayrani ya, sen kimsin? Köylük yerde bir genç kiz her isteyene bir tas ayrani uzatirsa ne olur, adi nereye çikar? Demezler mi; falancanin kizini gördüm, bir yabanciya tasi doldurup ayran verdi. Aralarinda bir sey var, elin yabancisina yoksa verir mi ayrani? Hem köyün geleneklerine de ters düsmez mi? Hem de genç bir kiz! Yok canim, bu isin içinde bir is var mutlaka.

Cemile güzelligi dillere destan bir kiz, Aziz köyün yakisikli gençlerinden. Eh göz görüp gönül de sevince, her sey tamam gerisi büyüklerin bilecegi is. Üç-bes emmi dayi; köyün muhtari imami, bir de Aziz’in babasi varip istemisler Cemile’yi. Kiz evi nazevi derler, olacak o kadar naz. Araya bir kaç görüsme daha girer, sonunda is tamam. Is tamam da daha askerligini yapmamis Aziz. Bugün yarin derken, nisanlarinin haftasi askerlik çagrisi gelmis. Aman yaman daha yeni nisanlandim hiç olmazsa bir iki ay geçsin dese kimse dinlemez. Günü gelince vurmus sirtina çantasini, dost ahbap helâllesmis, varmis Cemile’nin yanina. “Üç yil çabuk geçer bak. Büyük seli hatirla bes yil oldu, dün olmus gibi. Esat emmi öleli dört yil oldu. Demem su ki günler tez geçiyor; bir göz açip kapayinca burdayim gönlünü ferah tut” demis. Bekleyeceklerine söz verip ayrilmis Cemile ile Aziz. Kara trenin düdügü ile ilk kez köyünden ayrilmis Aziz. Sik sik mektup yazmis köyüne, içindekileri dökmüs mektuplarina. Anasina babasina, dolayli olarak da nisanlisina selamlarini, özlemlerini iletmis.

Aziz askerdeyken, kötü bir haber yayilmis asker ocagina; “Uzakdogu’da savas patlamis, bizi de savasa çagiriyorlarmis”. Kimi “Yok canim yalan söylüyorlar dünyanin bir ucundaki kavgadan bize ne” dese de, “Bizim sözümüz varmis, onlar savasa girerse biz yardim edecegiz, biz girersek onlar yardima gelecekmis. NATO mu, ne diyorlar iste onun için” diyormus kimileri. . Derken Aziz’in kura günü gelip çatmis. Adi cepheye gidecekler arasindaymis. Bir yandan üzülür ölürse yaban ellerde ölecek, hem ne için savastigini da bilmeyecek. “Yurduma düsman saldirmadi, arima, namusuma dil uzatan olmadi peki bu savastan bize ne” der “Acep oralarin havasi nasil olur, kaç gün de gidilir” diye kendi kendine düsünür durur. Çok geçmeden de cephede bulur kendini. Gecesi gündüzü yok savasin Aziz gününü ayini sasiriyor, tek amaci ölmemek ve bir an önce Cemile’sine kavusmak.

Demokrat Partinin “Altin çagi” denilen bu dönem 1947 de ki yabanci sermayeyi tesvik kanunu 1951 de sermaye bölüsümünü daha da kolaylastirici dogrultuda yapilan degisiklik ve Kore savasina bir tugay asker göndermesiydi. ABD’nin istegi ve NATO’ya üye olmak için Tuggeneral Tahsin Yazici emrinde 5 bin asker Kore’ye gönderilmisti. Türkiye savasi standart 5 bin kisiyle sürdürecegine söz verdigi için eksilmeler oldukça asker göndermeye devam etmis ve savasin Türkiye’ye faturasi 717 ölü 5247 yarali 229 esir 167 kayip olmustu. Bu da ABD’den sonra en fazla kayip veren ülkenin Türkiye oldugunun göstergesiydi.

Her taraftan ates yagmakta tam bir cehennem misâli. Bu arada sarapnel parçalarindan biri de gelip Aziz’i buluyor ki, hem de yapayalniz. Düstügü yerde kaliyor. Aziz eli yüzü paramparça esir kampina götürülür. Cani kurtuluyor kurtulmasina ya Aziz eski Aziz degildir artik. Radyo bültenlerinde kayip listeleri okunur, birligine gelemeyenler arasinda Aziz’in de adi vardir. Cemile vurulmusa döner. Herkes birbirini avutmaya çalissa da Aziz’in artik dönmeyecegine çünkü onun öldügüne inanirlar. Ama Cemile hiç ümidini kesmemistir, “Aziz ölmedi, ölse künyesi bulunurdu” diye diye aradan yillar geçer ve tek bir haber çikmamistir Aziz’den. Günlerden bir gün Cemile çesme basinda yayigi almis önüne ayran yapiyormus. Basini kaldirdiginda bir atlinin yoldan sapip çesmeye dogru geldigini görmüs. Cemile kafasini önüne egip göz ucuyla da yabanciya bakmis. Yüzü gözü yara bere içinde olan yabanci Cemile’den bir tas ayran istemis. Cemile de yabanciyi terslemis, çünkü yabanci ayrani sözle degil türkü çagirarak istemis. Cemile de ayran vermek istemedigini yine türkü ile yanitlamis. Karsilikli türkü düeti baslamis. Türkünün sonunda yabancinin Aziz oldugunu anlamis Cemile. Anliyor da ayran yayigini bir yana, bakraci bir yana atip boynuna sarilmis Aziz’in. Yillarin özlemini bir türküyle dillendirip, iki sevgilinin kavustugu bu türkünün sözlerine bakalim...

Ayran Türküsü

Aziz:
Uzak yollardan da kivrandim geldim
Tatli dillerine eglendim kaldim
Gelin bu ayrani tazemi yaydin
Hüda’nin askina doldur ayrani
Cemile:
Uzak yollarin vefasi misin
Ak alnimin da sen cefasi misin
Yaydigim ayranin kahyasi misin
Anamdan habersiz vermem ayrani
Aziz:
Bunca yildir gurbet elde dururum
Çeker silahimi seni vururum
Ya ayrani alirim ya da ölürüm
Gel kiz kerem eyle doldur ayrani
Cemile:
Ayrani atlarima yüklerim
Götürür de dag basina dökerim
Gurbet elde yârim vardir beklerim
Ondan baskasina vermem ayrani
Aziz:
O nedir ki yer altinda paslanmaz
O nedir ki suya düser islanmaz
O nedir ki etin kessen seslenmez
Ya bunun cevabin ya da ayranin
Cemile:
O altindir yer altinda paslanmaz
O günestir su altinda islanmaz
O ölüdür etin kessen seslenmez
Bilirim bunlari vermem ayrani
Aziz:
Tepsiye koydum da binligi tozu
Ortadan kaldirdik hele Aziz’i
Bir kasik ayrani ver hala kizi
Hüda’ nin askina doldur ayrani
Cemile:
Tepsiye koydum binligi tozu
Ortadan kaldirdim hele Aziz’i
Sana feda ettim iki ala gözü
Getir kabini da doldur ayrani

Kaynak: Öyküleriyle Türküler 3 - Yasar Özürküt

 


LEYLA ile MECNUN 

  Mecnun, bir kabile reisinin dualar ve adaklarla dünyaya gelmis olan Kays adli ogludur.
Okulda bir baska kabile reisinin kizi olan Leyla ile tanisir.
Bu iki genç birbirlerine asik olurlar. Okulda baslayip gittikçe alevlenen
bu macerayi Leyla'nin annesi ögrenir.
Kizinin bu durumuna kizan annesi, kizina çikisir ve bir daha okula göndermez.
Kays okulda Leyla' yi göremeyince üzüntüden çilgina döner,
basini alip çöllere gider ve Mecnun diye anilmaya baslar.

Mecnun' un babasi, oglunu bu durumdan kurtarmak için Leyla'yi isterse de Mecnun
(deli, çilgin) oldu diye Leyla' yi vermezler. Leyla evden kaçarak, Mecnun' u çölde bulur.
Halbuki o, çölde âhular, ceylanlar ve kuslarla arkadaslik etmektedir ve
mecâzî asktan ilâhî aska yükselmistir. Bu sebeple Leylâ' yi tanimaz.
Babasi Mecnûn' u iyilesmesi için Kâbe' ye götürür.
Duâlarin kabul oldugu bu yerde Mecnûn,
kendisindeki askini daha da arttirmasi için Allahü Tealâya duâ eder:

"Ya Rab belâ-yi ask ile kil âsinâ beni
Bir dem belâ-yi askdan etme cüdâ beni."

Duâsi neticesi aski daha da çogalir ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye baslar.
Diger tarafta ise Leylâ da ask istirabi içindedir.

Bir zaman sonra âilesi, Leylâ' yi Ibn-i Selâm isimli zengin ve îtibârli birine verir.
Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdigini ve eger kendisine dokunursa ikisinin de
mahvolacagini söyleyerek Ibn-i Selâm' i vuslatindan uzak tutmayi basarir.

Mecnûn, çölde, Leylâ' nin evlendigini arkadasi Zeyd' den isitince çok üzülür.
Leylâ' ya aci bir sitem mektubu gönderir.
Leylâ da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatir.
Kendisini anlamadigindan dolayi o da sitem eder.

Bir müddet sonra Mecnûn' un âhi tutarak Ibn-i Selâm ölür. Leylâ baba evine döner.
Bir çok tereddütten sonra her seyi göze alarak, Mecnûn' u çölde aramaya baslar.
Fakat Mecnûn, dünyadan elini etegini çekmis ilâhî ask yüzünden Leylâ'nin
maddî varligini unutmustur. Leylâ, çölde Mecnûn' u buldugu hâlde, Mecnûn onu tanimaz.
Leylâ onun erdigini anlarsa da yine onsuz yasayamaz. Hastalanip yataklara düser.
Kisa zaman sonra da ölür. Mecnûn, Leylâ' nin ölüm haberini ögrenir.
Gelip mezarini kucaklar, aglayip inler;

"Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez
Cânânsuz cihân gerekmez."

Der, kabri kucaklayarak ölür.

Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdik arkadasi Zeyd rüyasinda,
Cennet bahçelerinde birbiriyle bulusmus iki mesut sevgili görür.
Bunlar kimdir? diye sorunca, derler ki:
"Bunlar Mecnûn ile onun vefali sevgilisi Leylâ' dir. Ask yoluna girip temiz öldükleri,
asklarini dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada bulustular."

 

KEREM ile ASLI 

Isfahan padisahinin veziri bir Ermeni kesisidir.

Padisahin da vezirin de çocuklari olmaz.

Bir gün sehre gelen bir dervis,padisaha bir fidan verir.

Fidan has bahçeye dikilir.

Agaç oolur. Bir elma verir. Bu elmayi padisahla vezir paylasirlar.

Padisahin bir oglu olur, adini Kerem koyarlar. Vezirin bir kizi olur, adini Asli koyarlar.
Fidani veren dervis, dogacak çocuklarin birbirleriyle evlenmelerini ögütlemistir.

Çocuklar büyürler.Ama papaz,dini duygulari nedeniyle bu evlenmeyi hos görmez.

Bir gece kizini alip sehirden kaçar.
Çilgina dönen Kerem,yollara düser.Bütün Anadoluyu dolasir.

Yolda rastladigi insana hayvana, daga, tasa saz çalarak siir okur ve Asli'yi sorar.

Birkaç kez sevgilisini bulur.

Hasretliler gizlice bulusup dertlersirler ama her seferinde durumu ögrenen papaz Asli'yi kaçirir.

Son olarak papazi Halep'te bulur.Kerem'den hoslanan Halep pasasi, papaz üzerine baski yaparak Kerem ve Asli'nin evlenmelerini saglar.

Ama kesis yine hainligini yapar. Asli'ya büyülü bir gömlek giydirir. Kerem,gömlegin dügmelerini çözmeye çalisir.

Çözülen dügme, öbür düme çözülürken kendiliginden iliklenir. Kerem,derinden bir  "Aaaah!"  çeker.

Agizdan ah yerine alev çikar ve Asik yanar,kül olur.

Asli,Kerem'in külleri dagilmasin diye saçini engel yapar.Külün içinde kalan bir kivilcim Asliyi da yakar.Sevgililerin külleri birbirine karisir.


FERHAT ile SiRiN

Ferhat, nakkaslik yapan, Sirin’e sevdali yigit bir delikanlidir. Saraylar süsler, firçasindan dökülen zarafetin Sirin’e olan duygularinin ifadesi oldugu söylenir.

Amasya Sultani Mehmene Banu’ya, kiz kardesi Sirin için, dünürcü gönderir Ferhat. Sultan; Sirin’i vermek istemedigi için olmayacak bir is ister delikanlidan. “ Sehir'e suyu getir, Sirin'i vereyim” der, demesine de su, Sahinkayasi denen uzak mi uzak bir yerdedir.

Ferhat'in gönlündeki Sirin aski bu zorlugu dinler mi? Alir külüngü eline, vurur kayalarin bögrüne bögrüne. Kayalar yarilir, yol verir suya. Zaman geçtikçe açilan kayalardan gelen suyun sesi isitilir sanki sehirde.

Mehmene Banu, bakar ki kiz kardesi elden gidecek, sinsice planlar kurarak bir cadi buldurur, yollar Ferhat’a. Su kanallarini takip edip, külüngün sesini dinleyerek Ferhat’a ulasir. Ferhat’in daglari delen külüngünün sesi cadiyi korkutur korkutmasina da, aci aci güler sonra da. “Ne vurursan kayalara böyle hirsla, Sirin'in öldü. Bak sana helvasini getirdim” der. Ferhat bu sözlerle beyninden vurulmusa döner. “Sirin yoksa dünyada yasamak bana haramdir” der. Elindeki külüngü firlatir havaya, külüng gelir basinin üzerine bütün agirligiyla oturur. Ferhat'in basi döner, dünyasi yikilmistir zaten “SIRIN !” seslenisleri yankilanir kayalarda.

Ferhat'in öldügünü duyan Sirin, kosar kayaliklara bakar ki Ferhat cansiz yatiyor. Atar kendini kayaliklardan asagiya. Cansiz vücudu uzanir Ferhat'in yanina.

Su gelmistir, akar bütün coskusuyla, ama iki seven genç yoktur artik bu dünyada. Ikisini de gömerler yan yana. Her mevsim iki mezarda da birer gül bitermis, sevenlerin anisina, ama iki mezar arasinda bir de kara çali çikarmis. iki sevgiliyi, iki gülü ayirmak için.

 

KÖROGLU


Bolu Beyi, at meraklisi bir beydir. Atçilikta usta olan seyisi Yusuf'u, güzel ve cins at aramak üzere baska yerlere gönderir. Yusuf günlerce gezdikten sonra, obanin birinde istedigi gibi bir tay bulur. Bu tayi doguran kisrak, Firat kiyisinda otlarken, irmaktan çikan bir aygir kisraga asmis, tay ondan olmustur. Irmak ve göllerin dibinde yasayan aygirlardan olan taylar çok makbüldür, iyi cins at olur.

Yusuf, tayi sahiplerinden satin alir. Yavrunun simdilik bir gösterisi yoktur. Hatta çirkindir bile. Ama ileride mükemmel bir küheylan olacaktir. Yusuf bunu biliyor. Sevinerek geri döner. Bey, bu çirkin ve sevimsiz tayi görünce çok kizar, kendisiyle alay edildigini sanir. Yusuf'un gözlerine mil çektirir. Tayi da ona verir, yanindan kovar. Kör Yusuf köyüne döner. Olani biteni ogluna anlatir. Bolu Beyi'nden öç alacagini söyler.

Baba ogul, baslarlar tayi terbiye etmeye. Yillar geçer tay artik mükemmel bir küheylan olmustur. Rüzgar gibi kosmakta, ceylan gibi siçramakta, türlü savas oyunu bilmektedir. Bu arada Kör Yusuf'un oglu Rusen Ali de büyümüs, güçlü kuvvetli bir delikanli olmustur. O da her türlü sövalyelik oyunlarini ögrenmis bir baba yigittir.

Bir gece Yusuf, düsünde Hizir'i görür. Hizir ona yapacagi isi söyler. Hizir'in önerisiyle baba ogul yola çikarlar. Bingöl daglarindan gelecek üç sihirli köpügü Aras irmaginda beklerler. Bu üç sihirli köpükle Yusuf'un hem gözleri açilacak, hem intikam almak için gereken kuvvet ve gençligi elde edecektir.

Bunu bilen oglu Rusen Ali, köpükler gelince, babasina haber vermeden, kendisi içer. Yusuf, durumu ögrenince üzülür, ama bir yandan da sevinir. Kendi yerine oglu öcünü alacak bir bahadir olacaktir. Bu sihirli köpüklerden biri körün ogluna sonsuz yasama gücü, biri yigitlik, öteki de sairlik bagislamistir. Bir süre sonra Yusuf, ogluna öç almasini vasiyet ederek ölür.

Körün oglu Rusen Ali daga çikar. Gelen geçeni soyar. Ünü yayilmaya baslar. Kendisi gibi kanun kaçaklari yaninda toplanmaya baslarlar. Artik Köroglu olmustur. Bolu sehrinin karsisinda, Çamlibel'de bir kale yaptirir. Küçük bir ordusu vardir. Çamlibel'den geçen kervanlardan baç alir. Vermeyen kervanlari soyar. Üzerine gönderilen ordulari bozguna ugratir.

Bir gün, güzelligini duydugu Üsküdar Kasapbasi'sinin oglu Ayvaz'i kaçirir, Çamlibel'e getirir, evlat edinir. Baska bir gün, Bolu Beyi'nin bacisi Döne Hanim'i kaçirir, evlenirler. Aradan yillar geçer. Bolu'yu basar, yakar, yikar. Bolu beyi'nden babasinin öcünü alir. Bolu beyi de Köroglu'na karsi düzenler kurar. Bir defasinda Köroglu'nu baska bir seferde Ayvaz'i yakalatir. Zindana atar. Ama, Köroglu ve adamlari her zaman hile ve cenkle kurtulurlar.

Köroglu, ara sira Gürcistan, Çin gibi uzak ülkelere de seferler açar. Yeni yeni serüvenlere atilir, büyük vurgunlar yapar. Bu arada küçük, fakat heyecanli birçok olay da geçer. Sonunda delikli demir (tüfek) ortaya çikinca eski bahadirlik gelenegi bozulur, dünyanin tadi kalmaz. Ve bir gün Köroglu, beylerine dagilmalarini söyleyerek Kirklara karisir, kaybolur. Daha önceden Kir At da sir olmustur. O Kir At ki, nice yillar, olaganüstü bir güçle Köroglu'na hizmet etmistir.

Baska bir söylentiye göre, bir Yahudi bezirganin getirdigi tüfekle oynayan beyler, birbirlerini öldürürler. Köroglu, buna üzülerek kayiplara karisir. Yine bir baska söylentiye göre de, Köroglu dagda rastladigi çobanda tüfegi görür. Sorar, ne oldugunu. Aldigi karsiliga inanmaz, denemek için kendine çevirir, tetige dokunur. Ve yaralanarak ölür. Son beyleri de dagilirlar.

Yasli bir çinar gibi devrilen Köroglu'nun hikayesi sona erer.

Kaynak: Öyküleriyle Halk Türküleri (Notali) - Hamdi Tanses

 

ALAGEYiK 

Tövbe ya... Tövbe ki, tövbe! Yalniz geyik avina mi tövbe. Yoksa daglarin doruklarina, kirlarin yesiline, havaya, suya mi bu tövbe? Tüm güzelliklere mi tövbe. Eee ne dersin. Bir kez ecel elini atmaya görsün. Gençlik, nisanlilik, yakisiklilik para eder mi? Sebep? Sebep dizi dizi. Kimini bir çukura düsürür; kimini bir kayadan uçurur. Kimi bir yagli kursuna gögüs verir, kimi yele sele gider. Sonra da türkülerin diline takilir, yillar sonrasina tasinir olay.

Öykümüz Toroslarda geçer. Toroslarda geçer ya, çukurun bitip, tepelerin basladigi; Güneyin bitip, Güneydogunun basladigi kesiminde Toroslarin. "Gavurdaglari" derler buradaki Toroslara. Düz ovayi geçip, Antep - Maras yolunu tutanlar, bu daglardan geçmek zorundadir. Zorundadir ya, geç geçebilirsen. Mübarek dag degil, zulüm kalesi sanki. Alttan bakarsin sipsivri bir tepe. Sagina bakarsin dag; soluna bakarsin dag. Kivrim kivrim Gâvurdagi'nin tepesine tirmanmak zorundadir, bu dagi geçmek isteyenler. Bir yanindan girilir dagin; döne döne tepesine gelinir. Yine döne döne inilir tepe asagi dogru. Inilir ama sagi uçurum, solu uçurum. Sivri sivri kayalar var sagda solda. Basi döner insanin kayalara bakarken. Söyle bir tas parçasi alip atsan asagi, un ufak olur da, bir uçurumun dibinde dagilir kalir.

Sözün özü; simdi yol yolak yapilip, geçit olmustur Gavur Daglari ama, vakti zamaninda ala gözlü cerenler, çatal boynuzlu geyikler, kinali keklikler, turaçlar cirit atarmis bu daglarda. Kekligin "Keklik Kayasi" geyigin "Geyik Dagi" varmis. Uçurumlari, magaralari da bir bir bilirmis hayvanciklar.

Eee bir dagda keklik olur, ceren olur, geyik olur da, avci el atmaz olur mu oraya? Adim basi bir uçurum olsa; ve de uçurumun sonu ölüm olsa, avci avciligini yapar. Düser avinin pesine. Düser ya; eger avci gerdege girecek bir gençse; eger nisanlisi onu gerdek odasinda bekliyorsa, biraz dikkatli olmali avci degil mi? Ne gezer. Eger öyle olsaydi, günümüze kadar gelen "Alageyik Efsanesi", dilden dile dolasmaz, gönülden gönüle bir burukluk birakip gitmezdi.

Halil, dal gibi bir genç. Bir de atici ki ehh! Isi, gücü geyikler Halil'in. Sirtlandi mi tüfegini omuzuna, ver elini Gavur Daglari. Bir gün, bes gün olsa neyse ne! Bir hafta, on gün dagda kaldigi oluyor Halil'in. Gelgelelim geride bir anasi, bir de nisanlisi var Halil'in. Bir nisanli ki, melek gibi. Halil'e de çok bagli. Ödü kopuyor Halil daga gidecek de gelmeyecek diye. Anasi derseniz, hepten karsi Halil'in geyik avina gitmesine. Ne zaman ki Halil azigini hazirlayip atin terkisine atar heybesini; anasi yapisir yularina atin; "Ey ogul ogul. Gel vaz geç su geyik avindan. Yuva yikaninin yuvasi olmaz. Iflah olmazsin. Sonu iyi gelmez. Gel vaz geç. Bak baban da bu yüzden iflah olmadi. Ne yapacaksin bunca geyik postunu. Yüregim razi degil. Atalar geyik avi tekin degil demis. Bugün olmazsa; yarin bir is gelir geyik avlayanin basina. Kurbanin olam ogul, terk et bu isi".

Halil'dir tutkun ava. Hiç durur mu? Atlar atma; atlar ya, anasini da kirmaya gönlü razi olmaz. "Ana, bu son olacak. Bir daha söz olsun geyik avina gitmek yok. " Bakar olacagi yok, ardindan seslenir anasi. "Ogul ogul. Madem ki inat ediyorsun. Bari yavru geyiklere, yavrulu geyiklere kursun atma. Yuvalarini yikip, öksüz koma."

Bir yandan anasi, bir yandan Zeynep. Ne kadar yalvarir yakarirlar ama bos. Caydiramazlar Halil'i geyik avindan. Her seferinde "Bu son olacak. Tövbeler olsun artik geyik avina" der, sonra yine bildigini okur Halil. Hele iyi bir av yapip, yüklendi mi sirtina geyikleri, kinali keklikleri; deyme keyfine. Köyün orta yerine bir ates yakarlar. Bir ates ki, dumani gökleri tutar. Ne zaman ki alev biter, köz olur odun; atarlar geyikleri üstüne, bir senlik, bir sölen. Bir hay hay, bir vay vay karisir gider birbirine. Tüm köylü birlik olup, çevirir atesin etrafini. Güle eglene yerler geyik etlerini. Yerler de bir yandan da Halil'in avciligini övgülerler. "Bravo arkadas. Su koca Çukur'da yoktur senin gibisi" der kimi; kimi de "Zeynep sana helal olsun. Iyi avci oldugun ondan da belli" diyerek yarenlik eder Halil'le.

Ama her zaman rastgelmez Halil'in isi. Gün olur, dag bayir dolasir da, bir tek geyik vuramaz. Hele bir Alageyik var ki, aman aman!

Ne zaman ki, bu Alageyik çiksa karsisina, o gün hiçbir av yapamaz Halil. Alageyik dersen bir baska geyik. Kurnaz. Çevik. Canlikanli bir geyik bu Alageyik. Çikar bir kayanin basina, "gel beni vur" der gibi dös verir Halil'e. Halil'dir yatar sipere. Tam nisanlar geyigi. Gez göz arpacik, demege kalmadan geyik kayip! Bir de bakar ki, arkadaki kayaya geçmis Alageyik. Döner Halil. Sürünerek yaklasir. Yatar sipere. Ne mümkün! Kayalardan kayalara ziplar da sonunda kaybolur gider Alageyik. Halil fellik fellik kovalar Alageyigi. Sonunda yorgun düser, uzanir bir agaç gölgesine. Sözün kisasi, Alageyige rastladigi gün tek kursun atamaz Halil.

Böylesi günlerde, geyikler üstüne duyduklarini düsler bir bir. Bazi geyikler tekin degilmis Cinler mi, periler mi geyik kiligina girer de dagdan daga kosustururmus avcilari. Alageyige rastladigi gün Halil bu geyigin de tekin olmadigini geçirir içinden. Birakmayi düsünür avciligi. Birakmayi düsünür ya, av tutkusu kor mu tüfegini duvara assin. Alageyigin tekin olmadigina inanir aslinda. Inanir ama, rastladigi zaman da kovup kovalamaktan geri durmaz. Önündeki kayadan kaybedip, arkadaki kayadan görünce Alageyigi, iyice inanir onun tekin olmadigina. Bir yandan da pesinden at kovar. Zeynep'in yalvarilarini en çok böylesi durumlarda ansir. Ve söylenir kendi kendine "Hele bir dügün olsun. Birakirim avi. Zaten bu geyikler tuhaf yaratiklar. Anlamadim gitti."

Günlerden bir gün, Halil yine tüfegi omuzunda, atinin sirtinda tirmanmis kayalara. Bir de ne görsün, tam karsisindaki kayanin üstünde duruyor Alageyik. Yaninda da bir yavru. Bir yavru ki, daha boynuzlari çikmamis. Tüyleri piril piril. Acemi. Ürkek.

Halil dar atmis kendini attan asagi. Siperlemis kayayi. Basmis tetige. Yavru debelenmeye baslamis. Tüfegini Alageyige çevirmis Halil bu kez. Çevirmis ama, Alageyik ziplayip kaybolmus birden. Varmis, sirtlamis yavru geyigi, dönmüs köyüne. Dönmüs ya, anasi açmis agzini, yummus gözünü. "Anayi yavrudan ayiran iflah olmaz. Bu son olsun, vazgeç ogul" diye yeniden yakarmis. Ne derse bos! Olan olmus. Halil de pismanlik duymus aslinda. Ama, ne gelir elden. Bu efsaneyi anlatanlar der ki, Halil epey bir zaman ava gitmedi. Ta ki, dügün gecesine dek. Davullarin, zurnalarin esligide gerdege girdigi geceye kadar, tüfegine el sürmedi Halil. Sürmedi ama, gözü gönlü daglarda. Kulaklari geyik sesinde. Ilk özlemi, Zeynep'ine kavusmak, ikincisi de geyik avi. Bu iki özlem öylesine karisir ki bazen, koparip atamaz birbirinden. Gün günü eskitir; özlem özlemi kamçilar. Ve gelir dügün gününe dayanir. Dayanir ki, bir yanda davullar zurnalar; öte yanda saz söz. Üç gün; üç gece sürer dügün. Erkekler bir yanda halay çekip lorke oynarken; kadinlar da kendi aralarinda egleniyorlar. Maniler söyleyip, oyunlar oynuyorlar. Dagdan tasinan odunlar, gece yigilir köy meydanina... Bir ates yakilir; sinsin atesi. Sonra da sinsin oynanir etrafinda atesin, güresler tutulur.

Üçüncü günün aksami, güvey tirasi yapilir. Agir agir tiras eder güveyi berber. Bir yandan da kabak kemane, debildek çalar çengiler. Güvey tiras edilirken, töreler geregi herkes bir bahsis karsiligi siselerle kolonya serper seyircilere. Ama bu bahsis dolgun bir bahsistir. Güveyin yakinlari, arkadaslari daha çok bahsis atmak için yarisirlar birbirleriyle. Güveyin tirasindan sonra, sagdiçlar oturur berber koltuguna. Onlarin tirasi da törenle tamamlanir. Sonra güvey sagdiçlarin arasinda düser yola. Bir yandan da gençler "Atalim atalim" çeker. Karsidan "Nereye" diye sorarlar "Herkesi sevdiginin kucagina" diye yanitlarlar. Hep birden silahlar çekilir, havaya kursunlar sikilir. Evin kapisina kadar böyle sürer bu. Sonra Halil'in sirti yumruklanir, salinir içeriye. Gerdek odasinin kapisinda telli duvagiyla Zeynep ayakta beklemektedir Halil'i. Halil girer gerdek odasina; girer ya kulaklarinda bir ugultu, gözlerinde bir kararti. Bir tek ses geliyor kulaklarina, geyik sesi! Hem de evin yanindan geliyor ses. Halil durur. Kulak kabartir sesin geldigi yana. Basbayagi geyik sesi bu. Üç günlük yoldan duysa, tanir geyik sesini Halil. Bir durur. "Kör seytan, kör gözüne lanet" der. Atar adimini içeri. Daha fazla gelmeye baslar geyik sesi. Dayanamaz, duvardaki tüfegini kaptigi gibi firlar disari. Zeynep'e de "simdi gelirim" der. Ses yakindan uzaga gitmeye baslar. Halil sesin pesinde. Ses Gavur Daglari'na dogru çekilir. Halil de pesinde. O gider ses uzaklasir. Varir Gavurun Dagi'na ulasirlar. Ulasirlar ki, ne görsün Halil. Alageyik çikmis bir kayanin üstüne, bakiyor Halil'e. Ayin savki vurmus ki piril piril derisi. Bir de alayli bakiyor ki Halil'e. Atar bir kayanin siperine kendini Halil. Nisanlar tüfegini. Tam tetige basacak, firlayiverir Alageyik. Kayip! Sonra yeniden sesi gelir yakindan. Varir Halil. Bakar çikmis bir kayanin tepesine Alageyik. Kaya da kaya! Üç bir yani uçurum. Gözü kararir Halil'in. Uçurumu görecek durumda degil. Yeniden yumulur yere. Basar tetige. Alageyik yigilir kalir kayanin üstüne. Halil'de bir heyecan, bir sevinç. "Hem Zeynep'e kavustum, hem de ava", diye geçirir içinden. Bir kosu geyigin yattigi kayaya yönelir. Tam yanina gelir Alageyigin, atar elini ki tutsun geyigi, Alageyik firlar ayaga. Firlamasiyla da çifteyi sallamasi bir olur Halil'e. Tüfek bir yandan, Halil bir yandan boylar uçurumun dibini.

Gerdek odasinda da Zeynep bir bekler, iki bekler, bakar gelecegi yok Halil'in. Kosar tüfegin asili oldugu duvara bakar. Tüfegin yerinde yeller esiyor. Firlar alli duvagiyla disari Zeynep. Firlar da anlatir durumu sagdiçlara. Herkeste bir merak, bir telas. Nerdeyse gün agaracak, Halil yok ortalikta. "Gerdek gecesi güvey kalir mi disarda. Mutlaka basina bir is geldi" derler. Köy gençleri gruplar halinde düserler dag yoluna. Su tepe senin, bu tepe benim. Adim adim.

Derler ki, köy gençleri ve al duvakli Zeynep, Halil'in düstügü uçurumun kenarina ulastiklarinda, Halil'in sesi bir inilti gibi geliyordu uçurumun dibinden. "Ip salalim çekelim yukari" derler. Diyene kalmaz ses seda kesilir Halil'de. Zeynep'tir bir al duvagina bakar, bir uçurumun dibinde yatan Halil'e. "Sensiz dünya haram bana" der, birakir kendini Halil'in yattigi uçurumun dibine.

O gün, bugündür bir ses gelir kayaliklardan. Uguldar uguldar bir türkü olur. Bu ses geyik avina tövbeler eden Halil'in yanik sesidir der duyanlar.

Bu efsaneyi, dilden dile; kulaktan kulaga ulastiranlar birsey daha derler. Uçurumun dibindeki iki sevgilinin mezarlarinin üstünde, her yilin ilkbaharinda, ayni günlerde, tam seher vakti tanyeri agarirken iki tek çiçek açar. Bu çiçegin biri kirmizi, duvak renginde, öteki mavi açar. Tam çiçekler boylanip, birbirine kavusacakken, ötelerden bir geyik uçarak gelir, çiçekleri yer. Bu her yil böyle sürer gider. Çiçekler kavusamaz birbirine.

Aziz Senses

 

ANAM
Anam anlatirdi bana bazen eskiyi
Bir yudumda bitirdi efkardan su dolu kaseyi
Bir aah cekip söyle derinden
Basladi anlatmaya gardas yarali gönülden

Eskiden hatir  gönül vardi oglum dedi
Büyük kücük kiymet bilirdi dedi
Anam anlatirken bunlari  özünden
iki damla yas döktü gardas kara gözünden

Görünce bir birimizi  yolda belde
Hos olurdu sohbetimiz oglum dedi gönülde dilde
Anam yumdu gözünü aciyla derinden
Yigildi kaldi gardas kalkamadi yerinden

Eskiden akraba akrabayi bilirdi
Her daim birbirine gider gelirdi
Doyum olmazdi ozaman emmilige dayiliga
Su hale bak oglum dedi bürünmüs bir cogu ayiliga

Anam bunlari söylerken birden kizdii
Söyle bir düsündümde Anam ne söylese azdi

Eskiden nereye varsan altina minder atarlardi
Misafir gelmis diye gelin  kiz hürmet yapardi
Simdi kimse kimsenin yüzüne bakmiyor
Gelinler  kizlar kimseyi takmiyor

Anam bunlari söylerken söyle bir daldii
Simdiki zaman sanki onun icin bir hayaldi

Dolanirdik bayramda büyüklerin elini
Terbiyeliydi ozaman el alemin kizi  gelini
Unutunca oglum dedi yaratan Mevlayi
Kimse sormuyor kendine nerde yaptik hatayi

Bunlari söylerken Anamin gözleri doldu
Acti ellerini Allahiim bizlere ne olduu

Oglum dedi sakin unutma aslini
Teslim etme kafirlere neslini
iyi tani düsmanini dostunu
istenmedigin yere sakin atma postunu

Birak Ana birak dedim anlatma
Duyurupta bunlari el alemi bize söyletme
herkes kendi yaptigindan utansin
Düsün be ey cahil sen nasil insansin.....


GURBET

YILLAR OLDU GURBET ELE GELELi
GURBET BiZE BiZ GURBETE ALISTIK
HER BAYRAMDA BURUK SEViNC YASADIK
HÜZÜN BiZE BiZ HÜZÜNE ALISTIK

ANADAN BABADAN YARDAN AYRILDIK
HER BiRiMiZ BiR TARAFA SAVRULDUK
BEYHUDA DOLASTIK BOSA YORULDUK
CILE BiZE BiZ CiLEYE ALISTIK

UMUT BESLEDIK GELECEGE YARINA
GÖZ KOYDUK SU DÜNYA MALINA
ALDIRMADAN HiC SAGLIGIMIZA CANINA
DERTLER BiZE BiZ DERTLERE ALISTIK

GECE GÜNDÜZ DEMEDIK CALISTIK
EVLENDiK COLUK COCUGA KARISTIK
KAH DÖGÜSTÜK KAHi BARISTIK
ONLAR BiZE BiZ ONLARA ALISTIK

HER SENE GAYRETLE iZiNE AYRILDIK
SILA YOLUNDA EZA CEKTiK YORULDUK
KENDi VATANIMIZDA ALMANCI GÖRÜLDÜK
GARiPLiK BiZE BiZ GARiPLiGE ALISTIK

BULUNDUGUMUZ HER YERi ISLAH EYLEDiK
iS YERLERI ACIP TiCARETi DENEDiK
KIRKPINARI GETiRiP AVRUPAYA TASIDIK
GÜRES BiZE BiZ GÜRESE ALISTIK

ANADiLiMiZ iCIN NE UGRAS VERDiK
ÖZ DiLiMiZi COCUKLARIMIZA ÖGRETTiK
KÜLTÜRÜMÜZDEN ZERRE TAViZ VERMEDiK
TARiH BiZE BiZ DE TARiHE ALISTIK

HERBiR YERDEN MiLLiMACLARA KOSTURDUK
HEYECANLA SEVKLE MiLLiLERi COSTURDUK
AVRUPAYI GOLE BOGDUK SUSTURDUK
GALiBiYETLER BiZE BiZ GALiBiYETE ALISTIK

GÖNLÜMÜZ ANAVATANDA SERiMiZ BURDA
YÜCE MEVLAM KiMSEYi KOYMASIN DARDA
ÖMER DOGAN DERKi ÖLSEKTE GURBETTE BURDA
GURBET BiZE BiZDE GURBETE ALISTIK


KALMAMIS

Sular çaglamiyor çayir dereden
Kurumus çesmeler dirhem kalmamis
Her gün ekmek geliyor sehirden
Peyniri yufkayla düren kalmamis.
 
Haci hoca ölmüs kalmamis hayr
Hani nerde kürthaci kürt tayir
Sürüsüz kalmis koskoca bayir
Mis gibi kokan püren kalmamis
 
Her sey olmus bir mahana
Fakirin halini gören kalmamis
Moda olmus pirinç makarna
Bulguru kaynatip seren kalmamis
 
Yirmidört saate inmis dügünler
Kinaci yozucu tören kalmamis
Satin aliniyor halilar kilimler
Kendi çehizini gören kalmamis
 
Merah salmis artislik manken
Islenmiyor artik oya danten
Her evin basinda bir çanak anten
Komsusuna gidip gelen kalmamis
 
Viran olmus çahir Ali'nin bostani
Gonca gülünü deren kalmamis
Hani nerde koca evin insani
Comati azalmis eren kalmamis
 
Yalniz kalmis Hüseyin dayi
Kis gelmeden kurardi sobayi
Yalniz içmezdi bir bardak çayi
Simdi çayini eline veren kalmamis

 Abdullah YILMAZ (Büyük Yüregil)

 



BAYIRNAME

    Canin sikilipta için düserse dara

    Söyle bir dolanipta ugra YATSIPINARA

    Ekinler yeseripte olunca tel tel

    Bu manzarayi seyretmeye AHBINLIGA gel    

Güz gelipte armutlar oldu diyorsan záár

    Hiç telasa kapilma DURNA DAGIMIZ var      

Kilimlerle gidene sorarsan Nereye?

    Isli yumaya gidiyordur ÇAYIRDEREYE'     

Eksik olmaz bagrinda tilki ile kurt

    Kendide adi gibi iste ÇUKURYURT   

Bir baska gelir yazin kuslarin sesi

    Iste karsidan bakar heybetli  KUSTEPESI    

Bir firsat bulupta gidince köye

    Ugramadan gelme ha DELIKTEPE, ACIGÖLE   

Baharda açar çiçekler hep sari sari

    Bu yüzden mi koymuslar adini SULTANPINARI   

Sizlere böylece anlattim bir bir

    Gayri köyü hatirlatsin size bu siir

    Yurttan ayrildik diye üzülmeyesiniz sakin

    Na'pak gardaslar Allah'tan takdir... 

      BÜNYAMIN KAYA (B.Yüregil)

 


Bir Memleket isterim 

Bir Memleket isterim
Gök mavi, dal yesil, tarla sari olsun;
Kuslarin çiçeklerin diyari olsun.

Bir Memleket isterim
Ne basta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardes kavgasina bir nihayet olsun.

Bir Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farki olsun;
Kis günü herkesin evi barki olsun.

Bir Memleket isterim
Yasamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir sikayet ölümden olsun.

Cahit SITKI TARANCI 

 

 

DÜSLERiM 

Bir köyde, bir dagin eteklerinde,
Mutlu bir yuvadir dilegim benim.
BALI,kütük kovan peteklerinde,
Bahçede olacak çilegim benim.

Suyu doldurmali her gün pinardan,
Agaçlari büyük olsun çinardan,
Çimenlere basma yürü kenardan,
Temiz hava ister yüregim benim.

Bahçede bir havuz, içinde ördek,
Tavsan da olacak, büyük bir çardak,
Su tastan içilir, istemem bardak,
Dogal bir yasamdir eregim benim.

Hormonsuz sebzeler, taze meyveler,
Bir düsün, bahçede oglaklar meler,
Yarpuzlar, kekikler bir de naneler,
Otlardan olacak böregim benim.

Çiçekleri türlü türlü açacak,
Üzerinde kelebekler uçacak,
Hastalik yok olup, mikrop kaçacak,
Sedirden olacak teregim benim.

Unutup da yapay olan markayi,
Giyeceksin elde örme hirkayi,
Yetistirip bugday ile arpayi,
Evde açilacak çöregim benim.

Bahardan odunu getireceksin,
Yazin da, kisin da oturacaksin,
Asina ekmegi batiracaksin,
Bükülmez o zaman bilegim benim.

Sabahlari adaçayi kaynasin,
DARI bulamaci yiyen oynasin,
Ayicik pekmezinin için bir tasin,
Andiz gövelegi diregim benim.

Ortaya koy, meyve dolu kalburu,
Biraz esmer olur köylü bulguru,
Ala ülübüden pisir bir kuru,
Yufka ekmektendir küregim benim.

Bir kabak pisirin, sütü bol olsun,
Kaynasin kusburnu, biraz bal olsun,
Helesim incirden, reçel gül olsun,
Simsirden yapilsin taragim benim.

Arif'im, avundum hep düslerimle,
Özlemler barismaz hiç islerimle,
Abla, baba, yegen, kardeslerimle,
Saglikli bir yasam dilegim benim.


 

OGUZ HAN


Nuh aleyhisselâmin oglu Yâfes’in büyük oglu Türk, doguda yerlesmisti. Bunun ülkesine Türkistan denildi. Türklerin ilk atasi olan Türk’ün ogullarindan büyügü Kara-Han, Kari-Sayram sehrini bassehir edinmisti. Yaylaklari, Ipanç sehri yakinlarindaki Or-Tag ile Kür-Tag, kislaklari da Porsuk sehri yanindaki Kara-Kum idi. Kara-Hanin kardesleri; Or-Han, Kür-Han ve Küz-Han adlarini tasiyorlardi. Kara-Han, hârika olarak dogan ogluna bir yasinda iken ad koyacagi sirada, bu çocuk; “Ben sarayda dogdugumdan, adim Oguz olsun.” deyince, herkes sasirmisti. Allah’in varligina ve birligine inanan Oguz, putperest annesinin sütünü sâdece bir defâ emdi. Babasi, Oguz’u, kardesinin kizi ile evlendirmek isteyince o, Hak dîne girmeyi reddeden amcasinin kizlari ile evlenmedi.

Oguz, gençliginde; yilkilari (at sürüsü) ve insanlari yiyen, çok korkulan, azgin bir canavari öldürerek büyük söhret kazandi. Oguz’un, teklif edilen kizlar ile evlenmeyis sebebini ögrenen babasi Kara-Han ile amcalari, onun gizli ve kendi dinlerine uymayan bir din tasidigini anlayarak, bir av sirasinda öldürmeyi plânladilar. Suikasti anlayinca, baba ve amcasini öldürdü. Avlanirken Gök-Isik içinde beliren Gök-Kizi ile evlendi. Gök-Kizindan üçüz oglu olup; Gün-Han, Ay-Han, Yildiz-Han, bir rivayete göre de Gün-Alp, Ay-Alp, Yildiz-Alp adlarini verdi. Baska bir gün yine avlanirken, göl içindeki küçük bir adada, dünyâ güzeli Göl-Kizini gördü. Bununla da evlenen Oguz, Göl-Kizindan dogan üçüz ogullarina Gök-Han, Dag-Han, Deniz-Han, baska bir rivâyete göre de Gök-Alp, Dag-Alp, Deniz-Alp adlarini verdi. Sonra, Oguz Han bütün halkini toplayarak, ulu bir toy (ziyâfet) verdi. Kirk yerde agir sofralar kurdurdu. Toydan sonra Oguz Han, begler ile halka yarlig (ferman) çikararak, söyle buyurdu:

“Ben sizlere oldum Kagan Alalim yay hem de kalkan Tamga olsun bize boyan Gökbörü olsun orani Demir çidalar olsun orman Avlakta yürüsün kulan Iste deniz, iste muran Gün olsun tug, gök korikan.”

Bundan sonra Oguz Han, dünyânin dört yönüne yarlig yazdi. Elçilere verip gönderdi. Bu fermanlarda söyle deniyordu:

“Ben Türklerin kaganiyim; dünyânin dört bucaginin da hâkimi olsam gerekir. Sizlerden itâatinizi istiyorum. Kim benim buyruguma bas egerse, el olursa, hediyelerini kabul eder, kendisini dost sayarim. Her kim de bas egmezse, ona gazab eder, üzerine ordu çekip, baskin yapar, hemen astirip, yok ederim!”.

Bu sirada sagdaki Çin Kagani, kiymetli hediyelerle elçisini gönderip, itâatini saygi ile arz etti; onunla dost oldu. Soldaki Urum Kagan, itâatlerini bildirmediginden ordusunu çekip, onlarin üzerine yürüyen Oguz Han, kirk gün sonra Muzdag (Buzdagi) etegine gelince otagina güneyden bir isik girdi ve içinden, gök tüylü, gök yeleli iri bir erkek böri (kurt) çikti. Bu Gök-Böri konusarak, Oguz Han’a; “Ben senin orduna kilavuz olarak önde yürüyecegim.” dedi ve böyle yapti.

Muzdagdan sonra Gök-Börinin kilavuzlugunda batiya yürüyen ordusunun basindaki Oguz Han, Itil-Müren (Volga Nehri) boyundaki Karadag önünde yapilan savasta, kalabalik ordulu Urum-Kagani yendi, kaçirtti. Urum-Kaganin kardesi olup, Oguz’a itâat eden ve saklandigi kaleleri teslim eyleyen Urum-Begin ogluna, itâatle teslim olmasi üzerine, Türkçe saklayan, koruyan manâsinda “Saklar” (Eslar/Slav) adi verildi. Zaferden sonra, Ulug-Ordu Beg adli birisi, ulu agaçlardan yaptigi kayiklarla, orduyu Itil’den öteye-batiya, geçirdiginden, Oguz Han onu mükâfâtlandirarak, Itil’in batisindaki ülkeleri ona bagisladi ve kendisine ogyuk-agaç mânâsinda Kipçak-Beg adini verdi.

Itil Nehri kuzeyinden karanliklar ülkesinde yasayan Kil-Barak veya It-Barak kavmini de itâat altina alan Oguz Han, anayurdu korumak için, Uygun urugunu vazifelendirmistir. Anayurttan, Afgan ve Hind üzerine sefere çikan Oguz Han, yolda her zaman bindigi ala aygiri kaçip, tepeleri dâimî karli Muzdagin karlari içine gitti. Buna çok üzülen Oguz, ordusundaki cesur, soguga dayanikli bir begin, dokuz gün içinde gidip bu ati karlar içinde tutup, getirmesine çok sevindi. Onu mükafâtlandirarak Tanridaglar bölgesinin karli yaylaklarini ona bagislayip; “Sen, buradaki beglere bas ol ve senin adin hep Karluk olsun.” dedi.

Afgan ve Hind ellerini fethetti. Sonra, Iran üzerine Horasan’a yürüdü. Yolda, duvarlari altindan, pencereleri gümüsten, çatisi ve kapisi demirden ulu bir konak gördüler. Bunun kilitli kapisini açmak, çok zor oldugundan, Oguz Kagan pek becerikli, hünerli bir kisi olan askerlerinden Tömürdü-Kagul adli birisine, Kal-Aç diyerek, buranin kapisini açmasini buyurdu.Seferde yagmalar ve savaslarda alinan ganimetlerini tasimak için agaç araba yapan usta askeri çok begenen Oguz Han, ona yüklü arabanin yürürken çikardigi“Kang-Kang” sesine göre Kangli adini verdi.

Oguz Han, Dagistan’daki Tarku ve Derbend bölgelerini fethederek oradan Sirvan, Aran, Mugan ve Gürcistan ülkeleri üzerine gelip buralari da feth eyledi. Yaz sicaginda, ordusuyla Sabalan ve Arar daglarindaki Alatag (Agri Dagi) yaylaklarinda ordusu ile yayladi. Her iki daga da Türkçe adlar verildi. Oguz Hanin, bu çevrede fethettigi ülkeye Türkçe Azar-Baygan adi verildi.

Oguz Han, Alatag yaylasinda iken Gürcistan, Irak, Anadolu ve Suriye ülkelerine elçiler gönderip, itâat etmelerini bildirdi. Kis gelince Mugan Çölünü geçerek, ordusu ile orada ve Kür ile Aras nehirleri arasindaki Aran (Karabag) kislaginda kisladi. Baharda Gürcüler itâat ettilerse de sonradan caydilar. Oguz Han, kendi ogullarini, iki yüzer kisi ile bu küçük kavmin üzerine gönderdi ve buradan ordusuna erzak tedârik ettirdi.

Alatag’dan ordusu ile sefere çikan Oguz Han, Anadolu ve Irak üzerine yürüdü. Buralarin ululari gelerek, savasmadan itâat ettiler. Kis bastirinca, Oguz Han, ordusu ile Dicle Nehri boyunda kisladi. Ilkbaharda Sam üzerine yürüdü. Bütün Raka ve Sam ülkesi itâat ettiyse de üç yüz altmis kale kapili Antakya sehri direnince, bir yil süren kusatmadan sonra, burasi da zaptedildi. Oguz Han, Antakya’da tahta geçti. Yanindaki doksan bin askerini bu sehre yerlestirip, kisladi. Askerlerin çoluk çocugunu da bu ulu sehirde barindirdi. Bu sehirden Alti oglunu (Filistin ve Misir ülkeleri) Tekfur’un üzerine öncü olarak gönderdi. Eger itâat etmezse ordusu ile kendisinin de gelecegini bildirdi. Iki gün ve iki gece süren savasta yenilen Tekfur, yakalanarak Antakya’da Oguz Hana gönderildi. Oguz Han itâatini arz eden Tekfur’u haraca baglayip yeniden kendi ülkesine hâkim tâyin etti. Yunan ve Frenk ülkesinin durumunu Tekfur’dan ögrenen Oguz Han, üç oglunu Yunan, üç oglunu da Frenk ülkelerini itâat ettirmege gönderdi. Tekfur da kendi elçisi ile bu iki ülkeye tez elden su haberi yolladi: “Bu Oguzlar, çok büyük kudret ve kuvvet sâhibidirler. Günesin dogdugu yerden buralara kadar bütün ülkeleri ellerine geçirmislerdir. Onlara hiç kimse dayanamaz. Siz de kendi isteginizle, yillik vergi vererek, onlara itâat ediniz. Karsi çikip da halkiniz kirilmasin.” Sonunda, Frenk ve Yunan ülkeleri itâat edip, haraca baglandilar. Üç yil Antakya’da kislayan Oguz Han, Bagdat Isfahan yolu ile Iran’a gelip, Demevan Dagindan, Horasan-Herat (Afgan) yolu ile ülkesine dönmege karar verdi.

Oguz Han Amuderya’yi (Ceyhun) geçerek, Ilak ülkesindeki Semerkand bölgesine vardi. Buhara sinirindaki Yalbulagaz mevkiine geldi. Anayurduna eristi. Elli yilda dünyâyi feth eden ulu cihangiri, Kangli ve Uygurlar, dokuz günlük yoldan gelerek karsiladilar. Kürtak Yaylagina gelen Oguz Han burada, bin evi doyuracak koyun ile dokuz yüz kisrak kestirerek, ulu bir toy verdi. Oguz Hanin yaninda soylu, yasli, uzun tecrübeli ve ak saçli bir Düsüme(vezir) vardi, adi Ulug-Türk idi. Bu vezir, bir gün rüyâda gördü ki, bir Altin Yay dogudan batiya dogru gidiyor. Uyanip, rüyâyi, Oguz Hanin ve neslinin cihan hâkimiyetine tâbir etti. Bunun üzerine Oguz, ogullarini çagirip, avlanmalarini istedi. Büyükler doguya, küçükler batiya dogru ava çiktilar. Gün, Ay, Yildiz yolda bir Altin-Yay; Gök, Dag, Deniz de yollari üzerinde üç Gümüs-Ok bularak dönüp babalarina getirdiler. Buna çok sevinen Oguz Han, oklarin herbirini küçük ogullarinin birisine verdi: “Ok, yaya tabidir, onu atarken de öyle olunuz” dedi. Sonra dönüp, Altin-Yay’i üçe bölerek, her parçasini büyük ogullarindan birisine verdi: Bunlara, Boz-Oklar dedi. Sonra, büyük kurultay toplayarak, yanina kirk kulaç boyunda bir direk diktirip, üzerine bir altin tavuk koydu ve dibine bir Akkoyun bagladi; soluna da kirk kulaçlik direk diktirip, üzerine bir Gümüs-Tavuk koydurdu ve dibine bir Karakoyun bagladi. Ogullarindan Bozoklari, sag (dogu) yanina, üç-oklari da sol (bati) yanina oturtarak, kirk gün, kirk gece yiyip içtiler. Ulu toy yaptilar. Sonra Oguz Han ülkesini alti oglu arasinda bölüstürdü ve rûhunu teslim etti.

                                                                     mrdogan 

EFSAN ELER

ANASAYFA 

  HAYATIM  

 VIDEO 

 iSLAMiYET

MiSAFiR DEFTERi